‘YAZILARIM’ Kategorisi için Arşiv

Image

Kardeşim Hrant,

Seni kaybedişimizin üzerinden yıllar geçti, geçmesine rağmen vurulduğun kaldırımdan kaldırılamadın,

adın yüreğimde vicdan oldu, adı vicdan olan her yerdesin…

Kahırlıyım adaletin yerlere düştüğü bir ülkede yaşamaktan,

Kahırlıyım bir insan canından daha değerli şeylerin olduğunu düşünenlerin devlet yönetiminde bulunmalarından,

Kahırlıyım bu memlekette  bu katli gerekli görenlerin olması ve buna kurban gidenin Türkiyeli, Malatya’ lı bir insan, bir baba, bir koca ve sen olduğunun unutulmasından…

Ve insanı asıl kahreden,

hala, insanların ölmeden veya ölüm yıl dönümü gelmeden değerlerinin anlaşılamadığının görülmesi.

Ölmeden önce  söylerdin bunları,

Barış için çırpınıyordun, kelimelerinle, cümlelerinle,yazılarınla…

Şöyle diyordun bir yazında;

“… muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kim bilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.”

Bu ülkede insanların güvercinleri de sapanla avladıklarını unuttun Hrant.
Sen insandın, candın, kandın, yaratılandın ama yaratılanı sevemediler yaratandan ötürü.

Anlayamadılar sağdan  ya da  soldan, kuzeyden  yada  güneyden, hangi ideolojiden yada  etnik kökenden, hangi renkten olduğuna bakmadan insanlık paydasında  insanca yaşamanın  şerefini…

Sürgün çocuğu olmak zordur hele ki kendi vatanında sürgünlüğün…

Sevilmeyenmişiz biz… “azınlık”mış onun adı, “hain”mişim ben.

Hangi edepsiz koyarmış ismimizi.

Nerden bulurlarmış insan öldürme yetkilerini kendilerinde.

Susturmaya çalışırlar kendilerine özgü  adaletleriyle.

Vicdanımız yok mu bizim.

Bizim konuşmamız gerek.

Adalet için, karanlığa ışık düşürmek için.

Işığa ulaşmak bu kadar güç olmamalı eller vicdana konulunca.

Dudaklarımda bir dua,  mırıldanıyorum.

Dinimizin ayrı olması hiç fark etmez, mistik  bir  yolla  manevi bir destek benimkisi.

Sonra da diyorum ki yetmez bununla…

Kardeşimsin Hrant, Toprağımın insanısın.

Ermeniyim belki, belki de Kürdüm, belki alevi belki de sünniyim insanlığın  icat ettiği kavramlar umrumda  değil  insanım her şeyden önce.

Vicdanımın  sızlaması insan yanımın olmasından.

Anlamazlar  diye   susacak  değilim,

söylediklerimden ve koluna girdiğimin  kim olduğundan  da utanacak değilim .

İnsanız biz  ve insandın sen,

yetmez mi bu bize?

Reklamlar

ADSIZ

Yayınlandı: Ocak 23, 2013 / YAZILARIM

Uzun zamandır süregelen bir boş vermişlik, bir ölü toprak vardı üzerimde.

Bir tempo tutturmuşum hayatta; kapıldım gidiyordum.

Hissizleşmek için uzun zaman harcadım.

Beyin gücü her şeyi yaptırıyor işte insana.

Önce komutlar veriyorsun sonra en aptal ve en güçlü organımız beynimiz bunu uyguluyor.

Duygusallıktan da uzaklaşmışım, kendi adıma iyi bir gelişme.

Bir de özlemek duygusu sardı bu aralar, neyi özlediğimi bilmeden özlüyorum deli gibi.

Nasıl özlediğim de belli değil aslında, burnumun direkleri sızım sızım sızlıyor.

Uzun zamandır bir Balım vardı özlediğim işten eve koşarak giderdim ona kavuşmak için, dünyanın en tatlı yaratığı, çok duygusaldır benim kızım, kanser tedavisi gördü atlattık neyse ki bu beni mutlu eden şeydi.

Barınak ortamı kötü etkilemiş kızımı, uyurken hala kabus görüyor.

Mutlu olmak dedim de ne zor şey bunu hissetmek.

Çevreme bakıyorum herkes şikayetçi arkadaş. Yaşadığı hayattan, işinden, eşinden, siyasetten,patronundan, çocuğundan, annesinden babasından, zamanın bize verdiği tempoyla yaşıyoruz aslında biz.

Her gün kardeşin kardeşi çekip vurduğu, kadınların öldürüldüğü, çocukların cinsel istismara maruz kaldığı ve caydırıcı hiçbir yasanın bulunmadığı bir ülkede zaten mutlu olmak akıl işi değil.

Hissizleşiyorsun işte,

alışıyorsun,

uyuşturuluyorsun…

Ne kadar hissizleşirsen hayatta o kadar başarılı görünmen de ne boktan bir şeydir.

İnsan evinde ve işinde huzurluysa gerisi geliyor bence.

Birinden biri kötüyse diğerine sirayet ediyor

ama sonra diyorum iş ne lan? Hayat mı? İş mi hayat?

Bence eşini düzgün seçmelisin birde rakıyı güzel içiyorsa sen güzelsin, o güzel, kafalar güzel, dünya o zaman güzel oluyor işte…

Aklıma Behzat Ç. Den bir sahne geldi.

– Ben çok mutluyum!

– O ne la?

Ne de güzel sorulu yorum getirdi karakter…

Cem Karaca’nın ‘’ADSIZ’’ ını dinliyorum bu aralar beni huzurlu kılıyor, nedendir bilmem ama.

‘’Oturmuşum yatağa 

Ben beni düşünürüm 

Kapı baht kapısı 

Bahtımın kapısı kapalı 

Karanlığın rengini bilemem 

Aydınlık ne demek 

Mutlu olmak sevmekse Sevmek aydınlık demek 

Dışarda kar yağarsa 

Hissederim görmem 

Ayak sesin uzaktan Koklarım duymam 

Bir köşeye savrulmuş 

Buruş buruş ceketin 

Sensiz ellerim üşür 

İçerimde kar yağar’’

 Bu şarkı çok güzel biliyon mu? 

Görsel

HAYAT GARİP SEN GARİP BEN GARİP

Yayınlandı: Haziran 18, 2011 / YAZILARIM

Bazen başlarsın sorgulamaya hayatın anlamsızlığını.

Boş, bomboş olduğunu hissetmene neden olacak türlü gerekçeler dizilir önüne.

Duvarlar üstüne üstüne gelir. Şelale olup boşaltmak istersin birine.

Duvarın en altındaki tuğlasını nefret ettiğin kişi çeker  sonra  hepsi  teker teker düşer.

Hepsinin ve her şeyin  üst üste gelmesinin nedeni bundandır.

^Hayat ne garip değil mi?^ sorusuyla baş başa bulursun kendini.

Hep bir arayış içindesindir…

Günlerce beklersin, ne beklediğini bilmeden.

Bir şey olmalı, bir mucize, Tanrı’nın bir hediyesi  belki , bir  tebessüm, tatlı bir bakış ya da dokunuştur tüm ihtiyacın olan; sağlam ve güvenilir bir omza yaslanıp, mantığını ve kendini bırakma arzusudur.

Çok mu şey  arzuluyorum sorusu takılır aklına.

Bir söz bir cümle öbeği ya da bir yaşam belirtisi yeterlidir sorunun cevabı için.

Her şeyden vazgeçip rüzgarın önüne bıraktıysan kendini, rüzgarın seni  nereye götüreceğini kestiremezsin.

Bu defa direnmeye çalışırsın ama nafile, tercihini yapıp rüzgara karşı gelmediğindendir pişmanlığın.

Kanatlanıp uçmak istersin, oysa zülfikar keskinliğinde kestirip atmışsın önemsediğin her şeyi, herkesi…

Hayat garip evet.

Kendi iç savaşında mağlubiyetini  tüm hücrelerinde hissedebilirsen ne ala…

Yaşamak için bir neden ararken ölmek için birçok neden buluyorsun.

Doğumumuzdan başlayan bir tünel misali hayat, mutluluğu aramaya yola koyulmuş vaziyette çoğu insan.

Mutluluk  tünelin sonunda olduğu varsayılan bir ışık sadece arada bir yansır karanlığın içinde öyle…

insan doğduğu için başlar yaşamaya, acı yada tatlı.

Mutlu yada mutsuz.

Hayat garip sen garip ben garip diyorsun…

Haklısın, bu kadar garipliklerin olduğu bir hayatta beklentilerimiz bir damla mutluluk için bazen.

Bazen noktaları çarçabuk koyduğumuz şu hayatta  kolaydır fütursuzca yaşamak.

Önemli ,zor ve değerli olan emek verdiğin bir şeyin değerli kalacağını bilmenin bir erdem olduğunu kavramaktır.

Aylin SAPAZ

18.06.2011

03:10

BALKON KEYFİ VE ZEHR-İ KEYF İ

Yayınlandı: Haziran 17, 2011 / YAZILARIM

Sıcak bir yaz gecesinde balkonda buzlu bardakta köpüklü bira gibisi yok. Ankara’nın o ihtişamlı duruşuna karşı.

Gelip geçenler, pencere açanlar, perde aralayıp baktığımda kaçanlar…

Hayatın gürültüsüne karşı  mutlak zaferini kazanan sessizlik.. Gecenin büyüsüyle büyülenmiş Ankara.

 

Hüseyingazi dağını, Mamak Belediye binasını, Mamak Kapalı Cezaevi’ni ve binlerce ışığı huzurla izliyorum.

Ankara’nın vahşetine ait tabloları, çöplerin arasındaki umut yerine ertesi günü toplayanları izliyorum, şekil ve renk cümbüşünün içindeki yitirilmişlikleri de…

Gündüzün sıcağını emmiş bir evden tek kaçışım balkondur.

 

Apartman denilen insanlık dışı yaşamın, çaresizliğini haykırdığı tek yerdir benim için balkon.

Sınırları, çiçekleri, fayansı, mozaiği, ülkem insanının canı gönülden benimsediği ve sevdiği mangal kültürünü devam ettirmek için inşa edilmiş barbeküsü.

 

Karşı terasta çocukluk arkadaşım Mete ile selamlaşıyoruz aramızda 5 metre var yok. Konuşsak insanlar rahatsız olacak gecenin körü en nihayetinde.

Sanırım o da huzur aramak için çıkmış. Elimle selamlıyorum arkadaşımı başıyla karşılık veriyor,  hepsi bu kadar. sözcükler, cümleler, hatır sormalar yok.

Yan apartmandaki komşuyla dipdibeyiz, evin içinde şöyle Havva ana rahatlığında dolaşmaya kalkamam. Sol tarafımızdaki dairedede daha önce görmediğim uydu anteni takılmış, sanki apartman nanik yapıyor gelen geçenlere…

 

Geçenlerde balkonun kelime anlamını araştırdım. Yabancı dilde kullanılan ‘’balcony’’ kelimesiyle ilgisi yok. Balkon tamamen Türkçe olarak ‘’bal’’ ve ‘’kon’’ kelimlerinden türemiş ‘bal konan yer’  anlamındaymış. Daha sonradan bal saklamaya elverişli olmadığı anlaşılmış ve yükselen  bal fiyatlarıda dikkata alınarak balkon bugünkü ne olduğu beli olmayan halini almış.

Balkon kelimesi sözlükteki anlamından müstesna özellikle dişilerde bulunan bir organı ima etmek maksadıyla yada yavru beslemeye yönelik uzuvları halk arasında kullanılırken, göbekli beylerin balkonsuz ev olmaz aldatmacasına sığınarak beden kusurlarını da yorumlayabilirler..

Osmanlı mahalle geleneği olarak pencereden pencereye muhabbetin modern kentleşmede karşılığı olan eylemlerinide barındırır.

Kim?, Kiminle? Nerede? Ne yaptı? Muhabbetleride balkonlarda yapılır.

Uçan kuşlar, sıçan fareler özelikle bizim semtte tavana vurmuş durumda.

 

Balkon yarı açık mekandır öyle fazla açık olmayada gelmez. Kapalı alana ihtiyaç duyulduğu takdirde kapatılabilir. Balkonların özellikle gölgede kalanları ve geniş olanları  yaz mevsiminde 2.salon olması insana büyük keyif verir.

Mutfak balkonları binaların cephesinde her biri ur haline dönüşmüş garibeleri andırır. Uygulama projesinde tasarladığı daireye mutfak düşünüp kiler düşünmeyen mimari sanatkarlarımıza her kiler ihtiyacımız olduğunda sitem edip kulaklarını çınlattık.

 

Herşeyin kötüye kullanılmasının mümkün olduğu gibi balkonlarıda kötüye kullanan 2 ayaklı insanlarımızda sinir bozucudur. Örneğin; Halı, masaörtüsü, sofra bezi vs.silkelemek.

Ortaçağdaki kalelerin kızgın yağ boşaltılan burçları misali bulaşık suyu ve çay posası boşaltmak alt katta ve bahçede bulunanların sinir sistemini ciddi derecede tahrip etmesi yüksek ihtimallidir.

Balkonda yoldan geçen masum vatandaşlara yaramaz çocukların çorum leblebisi atmak suretiyle tacizde bulunmalarına izin veren ailelerde mevcuttur.

Balkon ev sahiplerinin rekreasyon mekanıdır. Sokaktan geçenlere neşeli neşeli ıslık çalan rengarenk papağanları, muhabbetlerine bir türlü doyum olmayan  muhabbet kuşlarını, yoldan geçen diğer köpeklerle iletişim kurma teşebbüsünde bulunan ev köpeklerini balkonlarda görmek de mümkündür.

Balkonlar intihar etmek isteyenlerinde uğrak yeridir. Sokaktan geçen birilerinin üzerine mecburi iniş yapıldığında  terk-i dünya  etmek isteyenler için popüler olmaktan çıkıp, yerini İstanbul daki köprülere ve inşaatların çatı katlarına bırakmıştr.

Depo ve kiler olarak amaçları dışında  kullanılan, erzak dolabı buzdolabı dipfiriz gibi kilolarca ağırlıkla yüklenen balkonlar için bu durumu hatırlamak önemlidir.

Yani siz alt katta bir yaz akşamı manzaraya nazır vaziyette rakı balık ve rokayı götürürken üst kat balkonunun zengin turşu çeşitleri kafanızın ortasına iniş yapması istenilmeyen bir durumdur.

Balkonun yerini tutma iddiasında olan birtakım  sahte balkonlar da vardır. Fransız balkonları adı altında gerçekte balkon olamamış bir takım açıklıktır. Balkon mevzusunu derinlemesine kavrayamayıp Fransız kaldıkları için bunlar Fransız balkonu diye nitelendirilir.

Hatice bölümünü bitirdikten sonra neticede balkon mekanı kendine özgü kavrayışsal durumu ve her varoluşunda özünü gerçekleştiremeyen imgesel ve toplumsal hafızada belli zaman ve mekan bağlantıları ile gerilimler yaratan fenomenlere sahip mekanlardır.

 

Aylin SAPAZ

17.08.2009

AY

Yayınlandı: Haziran 15, 2011 / YAZILARIM

Ay toprağına ayak basmak, dokunmak,

Ay’ın tüm ihtişamını tatmak,

yeryüzünden ayrı oluşunu kalbinin başka çarpıntılarıyla hissetmek…

 

Bunlar uzaya çıkma hayâliyle yaşayan her insanın tanıdığı en güzel duygular.

Tüm ömrü boyunca çıkar ya da çıkamaz; ama faydacıl sonuçlar değil önemli olan.

Bir düşünün, bir politikacısınız üstelik devlete ve millete hizmet edeninden, yani başarılı olanından, yıllar sonra ansiklopedilerde üst kademelerde görev almış, başarılı politikacı olarak yazılacaksınız; fakat Ay’a çıktığınız da politikacı hem de Ay’a çıkan ilk politikacı ünvanını alacaksınız.

 

Ay’ın ışığında bambaşka imgeler var ve bambaşka duygular hissetmemizi sağlayan birşeyler… İnsanın içine işleyen birşeyler…

O, bedenden ayrılmış bir ruhun bütün sukunetine ve kavranamaz gizemine sahip.

Aşıklara ilham veren, şarkılara konu olan, yüreği güzel insanlara huzur verendir O.

Beyaz yumuşak görünüşlü bu fanusun bana gerçekten neler hissettirdiğini, asla tam olarak bilemeyeceğim.

Birşeyler fısıldıyor ve bende yazıyorum…

Gelgit dalgalarını çeker, kadınların aylık döngülerini yönetir ve delilere etki eder…

Etkileniyorum.

Deli olabilir miyim?

Sanmam…

 

Bence o sadece ölü toprak değil. Biz ayı ölü olarak nitelediğimizde kendi kendimize içimizdeki  ölümcüllüğü hatırlatıyoruz.

Ay; Uzayın gözdesi, en güzel parçası…

Ve Uzayı ıssız diye tabir edişimiz, belki de kendi içimizdeki dayanılmaz boşluğu tarif edişimizdir kim bilir…

 

Aylin SAPAZ

BAŞKENTTİR O!

Yayınlandı: Mayıs 10, 2011 / YAZILARIM

Tıpkı sigaram gibidir O, kafamın hep bir kenarında, bilinmeyen bir gelecekte “bırakma” planlarım vardır…

Martı çığlığı duymasamda hep bir yerlerde deniz çıkacağını umarım,

Sevmeyeceğim tüm özelliklerini bir bir sıralasada, tüm kötülüklerine, yokedilmişliklerine rağmen severim.

Yıllar önce Türkiye çağdaş ve gelişmiş bir ülkeyken kültürün sanatın gelişmişliğin izlerini de en çok başkenti taşırken, değerlerini gün geçtikçe teker teker silinmesine üzülürüm.

Halkının nasıl bir düşünce yapısına sahip olduğunu, ideolojilerini, yaşam biçimlerini, karakterlerini, görgülerini bilmeme rağmen, onu değiştirmeye çalışsam da değişmeyeceğini bilirim.

7 düvelin gıbtayla bakıp, yüzyıllardır ele geçirme planlarının boşa çıktığı kocaman bir ülkenin başkentidir.
Yarım bırakılmış, eksik kalmış bir Devrim e şahitlik etmiş.

Faili meçhullerin, idamların, baskıların, özgürlük mücadelelerinin en fazla yaşandığı şehir: umut vaad etmiş, çok akıllıca bir strateji ve binbir güçlük ile başkent yapılmış,

Okul sıralarından kurulmuş meclis te verilen demokrasi mücadelesidir.

12 Eylül den kalma tankların, Devrim Şehitleri’ nin izlerini taşır.

Bir ütopyanın gerçeğe dönüşmesi, bir halkın mücadelesidir.

Bambaşkadır;

Tutkuyla bağlandığın sevdiğini özlemektir arayıp bulamamaktır, bulduğunu sanıp kaybetmektir.

Yaşarken sevdiğini pek anlamazsın. Ancak bırakıp gittiğinde değerlenir gözünde.

O nice şairlerin ilham kaynağıdır.

Günbatımlarının rüya gibi olması güneşin sanki denize batarken cilvelenmesine anlam veremezsin.

O aslında iç karartıcı değildir, koyu gridir.

Sert soğuğunda yürüyemem geceyarısı caddelerinde.

Tunali dan Ulus a varana dek butun insan cesitlerini görürüm…

Atakule ye çıkarım, şehir merkezine tepeden bakarım, tam olarak bu kente karşı ne hissetiğimi o zaman anlarım.

Köşk ile Atakule arasında yürürüm, Cumhuriyet in kuruldugu o topraklarin gecmisini hayal ederim, cevremde gördügüm her yapıtın bir agirligi vardır…

Sonbaharda çınar ağaçları yapraklarını dökerken Cinnah’ tan Kuğulu’ ya doğru içimden şarkı söyleyip etrafı izlemek büyük keyif verir.

Kuğulu’ da çimenlere oturup Sokak Sanatları Atölyesi’ ndeki arkadaşların tiyatro gösterisini izlemek kendimden geçirir.

Tunali Hilmi de sevgilimle el ele gezmek, Papazın Bağı’ nda çimenlerde oynaşan hayvanları semaverde çay içerken izlemek çok güzeldir.

Doğduğum Seyran Bağları nda yürürken bir zamanlar Atatürk ün bağlarının burası olduğunu hatırlamak gurur verir bana.

Anıtkabir de Ata yı ziyaret edip dertleşmek gibisi yoktur.

Beşevler’ de nargile-çay içerken değmeyin keyfime.

Bahçelievler’ in arka sokaklarında yürüyüş yaparak, kendimi dinlemeyi özlediğimi anlarım bazen.

Kızılay daki Güven Park ın büyük bölümünü işgal eden dolmuş ve otobüs durakları güvensizdir.

Kocatepe Kahvecisi nde bir fincan Türk Kahvesi içerek etrafı izlemek ne hoş olur.

Hacettepe nin Ankara ya hakim tepesinde oturup simit ve ince belli bardakta çay içmek çok lezzetlidir.

Altındağ da Ankara Anadolu Lisesi nin yanındaki Etnografya Müzesi ni tek ziyaretçisi olarak gezmek ne yazık ki üzücü ve ürkütücüdür.

Ankara Garı nın içindeki Vagon Restaurant ta kendimi ağaçların gölgeliklerine bırakıp havuzun kenarında kırmızı şarap içmek dinginlik verir bana,

Gençlik parkının içine edilmiş görüntüsü hiç hoş olmasada bir oyuncağa binip adrenalin hormanlarınızı harekete geçirmek tadılası bir duygudur.

Ankara Kalesi’nde bir konakta peynirli gözleme yemek nedense huzur verir bana.

Eve gitmek için Kızılay da, Sıhhıye de, Ulus ta otobüs beklemekten cinnet geçiren kız portresi çizmişliğim çok olmuştur. (Mamak Belediyesi ve en az 10 tane Halk otobüsünü kaldıran Melih Gökçek e sevgilerle)

Dikimevi nde Askeriye yi görmek huzur verir bana, pilot bölgedir, metro nun sona erdiği yerdir.

Abidinpaşa Mamak ın Arjantin Caddesi her zaman kalabalık olur.

Tuzluçayır; küçük umutlara sahip olup değerini bilmediğimiz özgürlüğü bir başka tadda, duru ve samimi şekilde anlatır.

Geldiğimizde otlar yemyeşildi ve Kuzey’ deydi Güneş.

Kömür Deposu boşaldı, Mamak a sonbahar geldi.

Samsun asfaltında otomobiller, şirin mi şirin gecekondu evleri şeklinde betimlerken şair, Yeni Türkü nün de en can alıcı bestesidir.

Mamak Askeri Cezaevi ndeki tutsaklar geçen sonbahara bakarlar.

Velhasıl Ankara yaşamdır,

Mekansız şehirdir.

Haftada 3 defa dışarı çıksanız 2 ayda gezilesi yer kalmaz.

Kendisini sevdirir bana, buruk bir sevgidir benimkisi.

Hiç düşündünüz mü? İnsan memleketini niye sever ?

Çünkü sevmek zorunda olduğu bir başka memleketi yoktur da ondan sözüyle teselli bulurken bulurum kendimi…

 Aylin SAPAZ
18.09.2009

“İstanbul’un taşı toprağı altın” denilirdi 60’lı 70’li yıllarda…

Soğuk savaş döneminde Amerika’nın dünyaya “rüyalar ülkesi” veya “fırsatlar diyarı” olarak tanıtılmasındaki düşünce ne ise, İstanbul’un toplumun gözünde mitleştirilmesi, yaldızlanması oydu belki de..

Aslında yazımın konusu soğuk savaş dönemi politik sosyolojisi veya propaganda yöntemleri değil…

Çok daha basit ve sınırlı bir alandan bahsedeceğim: Siyasal iktidarlar ve rant ekonomisi..

Maalesef Türkiye’nin en zengin olduğu alan “işini bilen” memurlar, “iş bitirici” iş adamlarıdır. Kendilerine “iş adamı” etiketini yapıştıran kodamanlarımızın yaptıkları işlere aklı ermeyen, onlara imrenen “işsiz” ama gözü karaların en büyük ideali ise işadamı olmaktır.

Rol model…

En büyük meziyet zengin olmak, en kısa sürede zengin olmanın yolu ise iş hayatına atılmak, iş bitirmektir.

Ankara, İstanbul ve İzmir’in, Avrupa yüzü görmüş uyanıkları ile besmele getirmeden söze başlamayan islamcı holding müteşebbüsleri vardır.

Liberal veya İslamcı…

Hepsinin aklının erdiği bir konu vardır; o da arsa rantı kapmaktır.

Küçük veya büyük…

Bütün işadamlarının en büyük hayali büyük bir araziyi kapatıp, oraya şöyle güzelinden imar durumu çıkarmak ve oluşan rantla köşeyi dönmektir.

Allah bereket versin!

Kentsel dönüşüm ve toplu konut uygulamaları toplumsal ve mimari açıdan değerlendirildiğinde kentsel dönüşüm projelerinin planlamaya aykırılığı, kentleşme sürecince getirdiği ağır maliyetleri ve kentlilerin zorla yerlerinden edilmeleri, ortaya çıkan yeni toplumsal ve kentsel sorunları bir bir ortaya koymaktadır.

Tarım arazilerini imara açarak veya imarı kısıtlı şehir arazilerinin imar iznini değiştirerek elde edilen piyasa değerine (yani ranta) yandaş işadamları ve iktidarlar diş bilerken, bu kan emicilerin temel politikaları gereği ezilen halk muhtaç, çaresiz ve cehalet içinde bırakılıp kaderine terk ediliyor.

İktidarlar ve iş ortakları iktisadi tedbirler/programlar önerme şampiyonu olup, ticaret veya sanayi odaları ile anlaşmalı olarak hergün yeni çoraplar örüyor halkın başına…

2002’den bu yana AKP’lilerin zihinlerinin gerisindeki depderin ekonomi inançlarını, gelir politikalarını anlamaya, yorumlamaya çalışıyor, parti programlarını, ilgili bakanların söylediklerinin integralini almaya uğraşıyorum.

Kaynak yaratma, kentsel dönüşüm politikaları, sosyal adalet, istihdamı artırma, milli geliri büyütme dedikleri rant bölüşümünden başka hiçbirşey değilmiş.

“Herşey halk için” çığırtkanlığı yapanlara sormak lazım:

Acaba geçen 9 yılda milli geliri (gerçekten) ne kadar artırdınız?

Milli gelir dağılımını ne düzeyde değiştirdiniz?

Hangi yandaş holdinglere ne kadar transferde bulundunuz?

Sonuç olarak: Rantlar iktidar çevrelerinin zenginliğini artırmaya yardımcı olur. Milli gelirin değil…

Eskiden “taşı toprağı altın”dı, artık taşı toprağı aç, işsiz, yoksul ve rantçı…

AYLİN SAPAZ

KAYBETTİKLERİMİZ

Yayınlandı: Nisan 22, 2011 / YAZILARIM

Öncelikle kendimize karşı öz saygımız vardı, ailemize, milletimize ve değerlerimize saygıyı kendimize olan saygımızdan yola çıkarak dikkat ederdik.

Gelenek, görenek, kültürel adetlerimiz hayatımıza yön verirdi, üstelik bununla övünürdük.Saygı göstermek için küçüğümüz yada büyüğümüzün olması fark etmezdi.

Dinimiz  sevgiydi, Kabe’miz İnsan,

biz bu felsefeyle övünürdük.

En büyük sevginin silah olduğunu kavramıştık, acılarımız vardı, sevinçlerimizde, yarın yanağından gayrısını paylaştık.

Sevgiler büyüdü, içimizi ısıttı, birimizin sevinci hepimizi sevindirdi.

Kötülükleri engellemek için, iyilikleri çoğalttık, anlattık, büyük düşünenlerin kendini beğenmişliklerini henüz gören olmamıştı.

Doğruluk ailemizden bize kalan mirasımızdı, doğru olanın işinin rast gittiğini bilirdik.

Hoşgörüyü yaşam biçimi haline getirdik.

Komşumuzun külüne her zaman muhtaçtık.

Hep sevdik, sevmeyi özümsemiştik çünkü, insanın sevdiği vakit insan olduğunu bilirdik.

Kimse bizi kırmazdı, dökmezdi.

Bizde kimseye bu şekilde yaklaşmadık, çuvaldızı batıracağımız yeri bilirdik.
İnsanların güvenini kazanmanın yolu onlara güvenmekti.
Güven verilmez, kazanılırdı.

Sözlerimiz senetti bizim.

Çok zorluk atlattık, çok badireler geçirdik fakat bunları atlatırken nefsimizi terbiye ederken bulduk kendimizi.

Dostlarımızdan gül bekledik, beklerken tohum ektik sonra dikenden şikayet etmedik, gülü düşünüp şükrettik.

İnsan karşısındakine nasıl bakarsa öyle görürdü, güzellik bakanın gözlerindeydi.

İyilik bizi bağlayan altın zincirimizdi.

Bin defa zulüm gördük, mazlum olduk, bir kere zalimlik etmedik.

Kanadımızı kırıp bizi ötekileştirdiklerinde Yaradan’dan ötürü sevgiyi aklımızdan yitirmedik.

 Acıyı bal eyleyip bölüştük

Paylaştıkça büyümek doğruyla ayakta durmak ufkumuzu tahmin edemeyeceğimiz kadar genişletti.

 Şimdiyse bunlardan eser kalmadı.

AYLİN SAPAZ

İSYAN-I AŞK

Yayınlandı: Nisan 19, 2011 / YAZILARIM

Merhaba Sevgili Dostum;

Son konuşmamızda başından sonuna kadar hüzünlü diyaloglar sarf ettik. Seninle görüşmenin, haber almanın sevincini ve hüznünü birlikte yaşadım.

Hayata baktığında, hiçbirşeyin manasının olmadığını söyledin. Herşeyin kolayına kaçma alışkanlığımızla, bir çırpıda söyleyivereceğimiz bir sözdür bu, gerçeğin ne kadarını anlatabilir ki ? Dahası, bütün bir hayatı bir cümleye sığdırmaya çalışmak ne derece doğru? Düşünsene hayatın manası üzerine verdiğimiz hüküm, yalnız bizi değil, bütün insanlığı ilgilendiriyor. Ve hatta bütün kainatı…

Seninle görüştükten sonra hayatı manasız gösteren aşk kavramı hakkında hiç düşünmediğim kadar düşündüm uzunca bir süre? Kesin hükümler vermemek için elimden geleni yapmaya çalıştım.

Bence aşk; Aşık Veysel’in ”Seversin kavuşamazsın; aşk olur” hükmüdür. Hiç bir kitapta, hiç bir düşüncede rastlamadığım hüküm… Sen aşk deyince, iki insanın el ele, diz dize sıcak sıcak bakışmalarını, kuytu köşelerde koklaşmalarını anlıyorsun. Sevgiliyle birlikte yaşamaya, konserlere gitmeye, yapacağın her adımda onu haberdar etmeye, ailenin evde olmadığı vakitlerde aşk filmi izlemeye davet etmeye, her an her dakika ondan bahsetmeye aşk değil ”geçirilen güzel zamanlar” denir ve belli bir zaman geçtikten sonra ortaya çıkan bazı cümleler vardır. Bu cümlelerden örnek istersin şimdi değil mi? Sevgiliyle geçirilen hoş vakitler bazen insana ”davulun sesi uzaktan ne de hoş geliyormuş” ya da ”keşke hiç başlamasaydı, öylece uzaktan bakmaya devam etseydim ona” dedirtebilir ve ortaya kocaman pişmanlık duygusu çıkartabilir, oysa biz bu pervasız çağımızda daima pişmanlık duymaya hazırız değil mi güzel kardeşim…

Bence Aşk: Aşkı anlatmaya çalışan, ayrı düşmekten yakınan, özleyişle sevişi birbirine dolayan şairlerin kitaplarının arasında boğulmak, dönüşü olmayan sözcüklerde, sonu bilinmeyen karamsarlıkla macera aramak, yokluğu var etmeye çalışmak, sessizliğe gömerek duygularını, kulağını kapatarak hıçkırıklarını duymamaya, görmemeye, hissetmemeye çalışmak…

Aşk: Çorak toprakların yağmayacağını bile bile yağmuru dört gözle beklemesi gibi, bir annenin, gurbet akşamlarında yavrusunu yitirişinin ardından, dualarıyla beklediği gibi beklemek… Sen hala aynı yerde, kaldığın yerden devam ederek bekleyişin sızısını hafifletmek için sokaklarda başıboş dolanarak, boş boş camekanları seyrettiğin gibi, baktığın camekanlarda onu görmek, gördüğün tüm insanları ona benzetmek gibi…

Aşk: Yıllardır dilediğin kitapları, şiirleri, şarkıları, tiyatro oyunlarını… didik didik arayıp bulamayışın. Ezberlediğin gözyaşların, bir şehri en mahrem yerindeyken en uzaktaki odadan seyretmeye kıyamayışın… Yüreğindeki ayrılık, dışında olmayan ama içinde büyüyen, içinde büyüyenden ayrı düşmek…

Bence Aşk: aleme şöyle hayran bir bakıştır. Mecnun’un bakışıdır, Leyla’nın kara kuru, zayıf bedeninde bütün bir kainatı görmektir. Gidişiyle yapayalnız kalacağını sandığın şu hayatta, bütün bir mahşeri yaşadığımızı, gemilerin henüz yanmadığının farkına varmaktır. Canım Dostum giden sevgililer bütün bir kainatı kalanlara bırakmışlardır… İşin kolayına kaçmadan düşünmeye, çevrendekilere sahip olmakla zenginleştiğin sevgiyle bakmaya çalış…

Lise dönemimizde ikimizinde okuduğu ve geçenlerde üzerinde tartıştığımız Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ”Huzur” romanında kahramanına: ”Vucutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir; asıl mesele hayatımızı verebilmektir.” dedirtmesi şimdi sana çok mantıklı geliyor değil mi? Hata ettin güzel kardeşim; herşeyin yerine onun ahu gözlerini koydun ve dünyaya öyle baktın. O gidince de herşey büyüsünü yitirdi. Bülbül kuşlardan bir kuş, gül çiçeklerden bir çiçek oldu. El ele yürüdüğünüz yollar tozlu topraklı yollara dönüştü. Uykuların yorgun zihnine bir sığınak oldu. Aşka böyle bakışınla, hayata mana bulamamakta ne kadar da haklısın.

Oysa hiç düşünmedin, dünyadaki milyonlarca güzel gözlü kadını bırakıp onu özellikle seçişini?

Herşeyin yerine niçin bir başkasını değil de onu koyduğunu? Neden her nefes alışında onu yaşadın?

Bütün nazlanmalara büyük küçük yalanlara tahammül ettin? Bütün bunların kaynağını sevgi olduğunu aklına getirmedin?

Aşık Veysel’in ”güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa” sana hiçbirşey söylemedi? Onu sevgili yapan senin sevgindi. Senin sevgin olmasaydı, o da bütün insanlardan bir insan, en iyi ihtimalle sohbet etmekten hoşlandığın bir tanıdık olarak kalacaktı. Şimdi o salınarak, ürpererek, hıçkırarak… nasıl giderse gitsin, farketmez, çekti gitti. Ve sen manasız bir hayatla başbaşa kaldın. Peki sevginize ne oldu? O büyük aşkınıza? Mesele Nazım’ın şiirindeki ‘zamana bırakmak’ değil, ‘zamanla bırakmamak’tir..” kardeşim…

Aşk; sevgiliyle yaşamak değil, sevgiliye adanmış sevgiyle yaşamaktır. Bütün hayata o sevgiyle bakmak ve sevgiliden izler, güzellikler bulmaktır. Hayatımıza anlam katan şey sevgililerimiz değil, sevgidir. Sen sevgiyi mi kaybettin ki hayatın manasızlığını sorguluyorsun?

Bütün güzellik ve çirkinlikleri, iyilik ve kötülükleri, doğruyu ve yanlışları görmek için elimize büyük bir fırsat geçti. Yaradılışımızla birlikte olmayan adaletsizlikleri, zulmü, hor görmeyi, açlığı, cinayetleri herşeyi göreceksin, varlığının manasını anlayacaksın. Hayata kendi gözünle sevgiyle bakacaksın, şimdi hayatın anlamsızlığını sorgulamayı bırakıp, anlam yükleyeceğin nedenleri sıralayacaksın… Hayatın bazen zehir gibi acı, bir çocuk gibi saf, su gibi güzel, yıkık bir ülke gibi karışık olduğunu anlayacaksın canım kardeşim…

Beynindeki nefret önce içindeki ateşi körükleyecek, artık günlerine sığdıracaksın güneşin doğuşunu, kızıl güneşin gökyüzündeki renkli dansını izleyeceksin artık… Ve inanıyorum seni bırakıp giden kadına, sana insanlığı sevdiren kadına, o eşsiz kadına teşekkür edeceksin…

Aylin SAPAZ

POST MODERN GÜNLER…

Yayınlandı: Mart 2, 2011 / YAZILARIM

Herkes kendi dünyasına çekilmiş genelde penceresiz yaşamaya devam etmekte; pencere açılsa da bencillik kaynaklı şiddet görünmekte…

İnsanlar bu kör dilsiz ve sağır pencereden olumlu ilişkiler kuramıyorlar.
Eylemlerin sonuçsuz kalacağına inandırılmış psikolojiyle yabancılaşmaya teslim oluyor.
Belli bir anda ve imkanda doğru olanın, bir başka an ve farklı imkanlarda yanlış hale gelebileceği gerçeğini düşünerek, mümkün olan en yüksek moral çizgisini yakalamak gerekliliğini yapmaya çalışıyorum.

Bazen sonuçlarından korktuğumuz için duygularımızı saklamaya çaba göstersek te belli bir noktaya kadar saklayabiliyoruz. Çünkü bazı şeylerin yanlış gittiğinin göstergesi olarak algılıyoruz. Öfkesini gizlemeyi becerebilen hatta onunla beslenenler çoğu zaman yaşıyor gibi yapıyor diğerleri ise aleni bir şekilde yaşama tutunmaya çalışmakta. Birde utanç var. Bizim zayıf veya hatalı yanlarımızın ortaya çıkışında daha fazla hissettiğimiz duygu.. İnsanlar olumsuz yanlarının ortaya çıkmasını istemedikleri gibi utanç duygularını da saklamaya çalışıyor. Derin utanç duyguları kolay unutulan deneyimler değildir.

İçimizdeki yerlerini her an ortaya çıkmaya hazır bir şekilde sürdürüyorlar.

Toplumun çoğunluğuna uyma ihtiyacı duyma bazen hastalığa dönüşebiliyor, erkekler duygularını göstermeyip güçlü görünmeye, kadınlar sıcak, anaç, çekici ama cinselliğe meraklı ve hırslı olmayan bir tablo çizmek zorunda hissettiriliyorlar. Bir gruba, zümreye ait olma merakımız hep oldu…

İnsanlar ‘’istemediği bir şeyden’’ kurtulmak kadar ‘’istemediği bir şeyin korkusundan’’ da kurtulmaya ihtiyaç duyuyor.

Bazen düşünüyorum da  benden kaynaklanan bir şeyi, bana üzüntü verdiğini bile bile yapıyorum, yani üzülmeyi istemediğim halde yapmayı istemediğim bir şeyi yapıyorum, bu istemediğim bir şeyi istiyorum demek olmalı.

Tüm bunların dışında, duygularımı, olanları, eksiklerimi sürekli saklamak, baskı altında tutmak da bir yol aslında.Bu durumda gülmenin ardına da sığınabilirim sıkıntıyı şakayla dışsallaştırarak sonrada kafayı kırarım tüm isteğim buydu zaten ..

Toplumsal parçalanmanın belirtileri çevremi sararken, bencillik, vurdumduymazlık en üst safhaya tırmanırken gözlerimi açıp değişmemek için direnenleri bir tutam huzurla izliyorum…

Aylin SAPAZ