‘RÖPORTAJ’ Kategorisi için Arşiv

Geçenlerde bir tiyatro grubuyla yaptığım röportajı sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu tiyatro grubuyla tanışmam biraz farklı oldu. Daha önce bulunduğum tiyatro grubunda tanıştığım arkadaşım bir sabah beni arayarak kast oyuncuya ihtiyaçları olduğunu ve bunu kabul edip etmeyeceğimi sordu. Bende kabul ettim.

Grup Ankara’da bir kaç arkadaşın bir araya gelerek büyük bir cesaret gösterip oyun yazıp yönetmenliğini yaparak gösterime sunmasıyla çok beğenildi.

Şimdi gelin ”Onuncu Köy’ ü tanıyalım.

Grubun yönetmeni ve kaptanı Uğur Savaş’la konuştuk.

Onuncu Köyü tanıyabilirmiyiz?Kuruluş aşaması nasıl oldu ve isim fikri nerden geliyor?

Başka bir grupta tiyatro oyunculuğu yapan arkadaşlarla bir tiyatro grubu kuralım şeklinde konuşarak bu fikri gerçeğe dönüştürdük. Çeşitli meslek gruplarına mensup ve çoğunlukla üniversite öğrencileri arkadaşlarımızdan oluşturduk.

İlk günün provaları esnasında grubumuzdan çoğu arkadaşımız ayrıldı. Fakat tiyatroya gerçekten inanan bizler, ekibi 4 günde yeniden toparladı ve oyunun kadrosunu artırarak teknik ekiple birlikte 10 kişiye ulaştık. İlk oyunumuz Yılmaz Güney Sahnesi’nde sergilendi.

İlk oyunumuz olmasına ve bir kaç profesyonel oyuncunun dışında teknik ekipte dahil olmak üzere tamamı amatör oyuncular olmasına rağmen izleyiciler memnun kaldı ve çok alkış topladık.

Yaşadığımız zorluklar sebebiyle tiyatro grubumuzun ismi Dokuzuncu Köy’den kovulan Onuncu Köy’e gider mantığını düşünerek koyduk.

Kızılay’da bulunan Onuncu Köy kafe çalışanlarının bize tahsis ettiği bir odada provalarımızı almaya başladık.

Yaptığınız çalışmalardan bahsedermisiniz?

Osmanlı’nın son dönemlerinde geçen 2 perdelik bir komedi oyunu. Osmanlı donanmasından kovulmuş eski bir mülazım ve yeni kabadayı olan Kemal’in dostu Leyla’yla kumar borçlarını ödemek üzere şıpsevdi bir Beyzade’ye bir plan kurmalarıyla yaşanan ve bu esnada yaşanan komik olayları anlatan bi dönem oyununu sahneliyoruz.

İleriye yönelik sanatsal düşünceleriniz ve idelleriniz neler olacak?

Amblemimizdede görüldüğü üzere Ankara grubuyuz ve öyle kalma düşüncesindeyiz. Sanatsal işlerin merkezinin İstanbul olduğunun düşünüldüğü bir ortamda Ankara’nın da sadece soğuk bir memur şehri olmadığını ve bu şehirdede kaliteli sanatsal bir ortamın yaratılabileceğini ve kendimizce var olduğunu sanatseverlere göstermek düşüncemiz.

Bizim ideallerimiz Ankara’da özel tiyatroların yapamadıklarını yapmaya cesaret etmek, bir dönem oyunuyla yola çıkarak hiç bir siyasi kurumun veya derneğin arka bahçesi olmadan argo, küfür ve belaltı kullanmayarak sanatseverlere birşeyler katabilmek.

Bundan sonraki oyununuzun tarihi ve yerini okuyucularımızla paylaşalım lütfen.

12 Mart 2011 Cumartesi günü saat:19.00′da Yenimahalle Belediyesi Tiyatro Salonunda izleyiciyle buluşuyoruz.

Peki son olarak sizce bir sanatçının ve tiyatro grubunun misyonu ne olmalıdır?

Sanatçı halkın sesidir ve öyle olmak zorundadır. O yüzden daima dürüst, doğru konuşmalıdır. Sözümüz kimseye değil ama herkesedir aslında.

Hayatın giderek anlamsızlaştığından ve herşeyin kötü gittiğinden şikayet ederiz hep. iş, elini taşın altına koymaya gelince, ortada bir tek babayiğit bulunmaz.

İşte tiyatro işte hayatı değişltirmenin bir yolu… Hayattan şikayetçi olan destek verir, olmayan şikayet etme hakkına bile sahip değildir. Yapacağınız şey bir bilet alıp, oyun izleme değildir sadece. Karanlığı bürünen bir yerde, ışığı korumak için çaba göstermek ve ışığı koruyan öncülere destek vermektir.

Ne demişler: Karanlığa küfür edeceğine bir mum yak! Mum yakacak yüreğin yoksada karanlıktan şikayet etme! Dost yüreklere selam olsun sahnede bulumak üzere.

Bu güzel ve sanat dolu tiyatro grubuna ve oyuncularına tek tek teşekkür edip başarılarının devamını diliyoru

m.

Aylin SAPAZ

MEHMET TANRIVERDİ RÖPORTAJI

Yayınlandı: Şubat 17, 2011 / RÖPORTAJ



Bu röportajımızda yeni kuşak yazarlarımızdan Mehmet  Tanrıverdi’yle sohbet ettik.
Yaklaşık bir yıl kadar önce bir arkadaşımın facebook sayfasında yazılarıyla karşılaştım. Dönem dönem takip ettim Mehmet Tanrıverdi’yi . En dikkat çekici özelliği mütevazi oluşuydu. Araştırma ve gündemi takip etme yönüyle de fikir sahibi olabilmenin önemini çok iyi biliyor bu yönüyle gelecekteki yazarlara  umut saçıyor Mehmet.
Bir yazısında kendinden şöyle bahsediyor:

Güçlüyüm evet, bildiklerimi de haykırıyorum anti laiklere ve şeriat yanlılarına..
Son nefesime kadar da yılmayacağım..
bu uğurda mücadele etmekten yorulmayacağım..
Fakat bilmediğiniz bir şey var..
Ben bu yola çıkarken sesimin bu kadar güçlü çıkacağını hiç tahmin etmemiştim..
Sesime çığlık olacak siz dostlarımın bu denli yanımda olacağını hesaba katmamıştım..
Cesaretim kırılırda ya yazamazsam, ya susarsam diye çok korkmuştum..
Ama ben sizlerin sayesinde dimdik duruyorum ayakta..
Çok kısa bir sürede binlerce yoldaş, gönüldaş, gardaş edindim..
Sendelediğim zaman sırtımdan ellerini koyup, omuzlarını omuzlarıma dayayan,
Karşımdan ellerini bana doğru uzatan binlerce Cumhuriyet aşığı ağabeyler, ablalar, kardeşler edindim..

A.S.: Kısaca kendinizden bizlere bahseder misiniz?

M.T.: İnsanlarının büyük çoğunluğunun tutucu, yıkılmaz tabuları olduğu bir şehirde, Kayseri’de 1984 yılında dünyaya geldim. Cumhuriyeti ve Mustafa Kemal’i idol olarak gören bir ailenin, 2 kardeşin büyüğü olarak yetiştirildim. Erciyes Üniversitesi Maliye Bölümü öğrencisiyim.

A.S.: Yazmaya nasıl başladınız?

M.T.: 2010 yılının şubat ayında bir haber dikkatimi çekmişti.“öğretim kurumlarında, sınıflarda Atatürk Köşeleri kaldırılacak” şeklinde. Bunun iddiası bile cüret isteyen, korkunç birşeydi. İçim içime sığmadı. Başta da bahsettiğim gibi dar bir çevrede yetiştiğim için, pek fazla bu konuları konuşacağım insan yoktu çevremde. Ailem ve birkaç arkadaşım dışında o akşam içimden sürekli Ulu Önder’den özür diliyordum. Daha fazla içimde tutmanın bir anlamı olmayacağını, bunu paylaşmam gerektiğini düşündüm ve elime kağıt kalem alıp “Affet Bizi Ata’m” başlığını atarak, mektup tarzı bir yazı kaleme aldım. Sonra onu internette facebook sayfamda paylaştım ve günler sonra birçok sayfada bu yazının paylaşıldığını gördüm. Hem insanlar çok beğenmişlerdi, hem de ben bir parça olsa sıkıntımı içimden atabildiğim için huzurluydum. Bunu sürekli hale getirmek istedim ve neticede bu boyuta kadar geldi.

A.S.: Takip ettiğiniz köşe yazarları ve idol olarak aldığınız yazarlar kimler?

M.T.: Bekir Coşkun, Mustafa Balbay, Emin Çölaşan, Necati Doğru, Hasan Pulur, Sabahattin Önkibar, Yılmaz Özdil…

Bu değerli yazarları takip ederken kendi tarzım olduğuna inanıyorum.
Fakat benim için Uğur Mumcu’nun yeri doldurulamaz. Birgün onun yarısı kadar bir yazar olursam bile, onur duyarım.

A.S.:  Yeni kuşak yazarlara gereken değer veriliyor mu ve ülkemizde onların ufkunu açıcı destek kampanyanları, organizasyonlar, kurslar veya seminerler yeterli mi?

M.T.: Günümüz yazarlarına göre, iyi bir yazar olabilmek için, olaylara bakış açısı kazandırma yeteneğimi bir kenera bırakıp, biraz yoklukla boğuşmalı, saldırıya falan uğramalı ya da ülke de darbe olmalı, sonra tutuklanmalı, işkence görmeli!

Çoğu eski yazarların kafasında hep şu var, ‘bizler buralara gelebilmek için çok sıkıntı çektik sizde sıkıntı çekeceksiniz’ aksi taktirde yazarlığı haketmiyo olursunuz”

Çok değer verdiğim büyük bir yazar bana “sen, çok yakın görüştüğüm, bu ülkenin en tepe görünen gazetecilerinden bile daha iyi yazıyorsun ama onlar köşe sevdalarından bir türlü vazgeçmiyorlar. Gazete sahipleri de köşeleri gençleştirmeyi bir türlü düşünmüyorlar” dedi.
Kısaca verilen değer ortada genç yazarlara.

Kurs ve organizasyonlarda, UMAG bu işin üstüne çok düşüyor fakat bu tür yerlerden yetişen arkadaşlarımız da yine gazete süzgeçlerine “azılı solcu” ya da “tehlikeli kalem” olarak takılıyorlar. Artık özgür düşünce kavramı yazılı ve görsel basında sansürlerle perçinleniyor.

A.S.: Sizce İdealist bir insan nasıl olmalı?

M.T.: İdealist olmak, içinde bulunduğun durumu değiştirmeye, gücünün yetmeyeceğini bilsen bile, gelecek nesilleri doğru yola sevketmek için, Cumhuriyetin gerektirdiği ideolojiyi günümüz gençlerine, akranlarımıza doğru bir şekilde gücümüz yettiğince anlatmak. Bir dönem ülkeyi bölmeyi kafasından geçiren insanları eğitip, Misak-ı Milli sınırları içinde her yer benim topragım diyebilecek duruma getirebilmektir idealist olmak.

A.S.: Güncel yazılarınızın toplandığı kitabınız var. Ne zaman çıktı? İçeriği ve çıkış serüvenini anlatır mısınız?

M.T.: Kararsızlıklarla dolu bir dönemdi. Öyle acemiydim ki düşüncelerimi insanlarla paylaşmaya başlayalı henüz bir yıl bile olmamıştı. Bu süreçte benim için çok değerli ve ülke için çok gerekli olan, “öğretmenlerim” diye tarif ettiğim insanlarla tanışmıştım. Birisi Bekir Coşkun’du. Birgün telefon konuşmamız sırasında, ne yapabiliriz? Ne yapmalıyız? gibisinden muhabbet ederken, bana “ben dönem dönem yazılarımı derleyip kitap haline getirtirim” benzeri bir cümle kurdu sonrasında “sende yapmalısın” dedi. Bekir Coşkun gibi bir değer, bunun altından kalkabileceğimi, ve değerli bir eser olacağını söylüyordu bu çalışmanın. Bu onur vericiydi ve bu türden bir sürece girerken genelde yalnız olursunuz. Sponsor olmak isteyen oldukça insan vardı ama bi takım beklenti içinde olacaklarını biliyordum. Ailemin desteğiyle kitabı çıkarttım. Fakat bu sefer de dağıtımında ciddi problemler yaşandı ve kitaplarımı istedim, şuan kütüphanemde mevcutlar. Neticede kitabım çıktı, ve bir kesimin eline ulaştı bu konuda emeğimin karşılığını ldığımı düşünüyorum.

A.S.: Kitabınız çıktıktan sonra beklediğiniz ilgiyi gördünüz mü? aileniz ve sevdikleriniz nasıl karşıladı?

M.T.: Daha öncede söylediğim gibi, kitabım çok problemli bir dönem geçirdi, dağıtılmadı, insanlardan binlerce mesaj aldım “kitabınızı bulamıyoruz” diye. Öyle çok ilgi gördü ki ki fazlasıyla onurlu, gururluyum.

Örneğin ben, güvenilir internet sitelerinden bile alışveriş yapmam ama binlerce insan kitabımı internet üzerinden, ederi kadar da havale ücreti ödeyerek aldılar benden.

Ailem ve sevdiklerimde en az benim kadar mutlular, Kayseri gibi muhalif düşüncelere çok fazla saygı göstermeyen bir toplumda, ülkemiz üzerinde yapılan oyunları, sahiplerini ve kuklalarını korkmadan yazmam, anne, babamı ve arkadaşlarımı aynı şekilde gururlandırdı.

A.S.: Çok keyifli bir röportaj oldu, genç yaşında Mustafa Kemal’in mirasına sahip çıkmayarak türlü oyunlara alet olanları korkmadan, yılmadan yazılarında dile getirmeniz onur verici bir davranış. Başarılarınızın, yazılarınızın, kitaplarınızın devamını diliyorum.

M.T.: Teşekkürr ederim, İyi çalışmalar.

Aylin SAPAZ



MUSTAFA KEMAL’İN YÜREKLİ ÇOCUĞUYLA RÖPORTAJ

Utku Erişik’in Ankara’ya geleceğini duyduğumda görüşmek ve mülakat için haber gönderdim. Bize vakit ayıracağını ve mülakatı kabul ettiğini öğrendiğimde çok sevindim…

Çok keyifli bir sohbet ve mülakat yaptık.

Son çıkan kitabı ”Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları” ismindede olduğu gibi Mustafa Kemal’in Yürekli Çocuğu Utku Erişik O yüce insanın ”ulusal sanat” düşünü gerçekleştirmeyi vazife olarak kabul etmiş.

Milli değelerimizi unutturmaya çalışanlara ”1923” ruhuyla tiyatral ve yazınsal olarak karşı koyuyor. Yolumuz açık olsun Utku Erişik…

Güzel ve inançlı yüreğindeki ateş sönmesin.

A.S.:Eğitim hayatınızda devrimci bir yönünüz var. İdealleriniz uğruna büyük fedakarlık yapacak bi yapıya sahipsiniz. Sizin için idealler ne anlama geliyor?

U.E.: İdeal başlı başına benim için bir hayat demektir.

Benim idealim canım annemin bana her zaman söylediği bir şey vardı “hangi meslekten olduğun hiç önemli değil ne olursan ol hiç bir zaman Mustafa Kemal’in idealinden Mustafa Kemal’in gösterdği yoldan ışıktan sapma” her
zaman bu öğretiyle büyültüldüm. Bu öğreti benim için idealin ta kendisiydi.

Mustafa Kemal’in ulusal sanat düşü vardı, bugün ne yazık ki sanat kurumları, Kültür Bakanlığı, tiyatro sanatçıları, sinema sanatçıları ve müzisyenler
Mustafa Kemal’in ulusal sanat düşünü dillendirmiyorlar.

Ben sahnedeyken bazen gökyüzünden iki mavi göz bakıyor ve özellikle ”Hoş Gelişler ola” oyunundan sonra gece eve gidip kafamı yastığa koyduktan sonra onun ”aferin çocuk, iyi bir iş yaptın ve yapmaya devam et” dediğini duyuyorum o benim için büyük bir idealdir.

İdealime nispeten kavuştum ama ne zaman kavuştum dersem o zaman ideal biter.

Cennet bir vatanda yaşıyoruz. Cennet vatan tabirinin benim içinin ne kadar dolu olduğunu ben 4 yılda tiyatro turnesiyle memleketin 4 bir yanını gezip dolaşıp bitirdiğimde anladım. Yurt dışınada gitsem ben yine Türkiye ye aşık
dönüyorum. O yüzden benim için ideal demek bu topraktan aldığımı bu toprağa birazcık olsun verirsem benim için ideal olur.

A.S.: “Hoş Gelişler Ola” oyunundan bahsedermisiniz? Oyunun proje süreci ve sonrasını nasıl değerlendiriyorsunuz?*

U.E.: ”Hoş gelişler Ola” oyununda anlatılan Milli mücadele döneminin bilinmeyen ayrıntılarını, izleyicinin yine mi Kurtuluş Savaşı yine mi Milli Mücadele dediği noktada hayır bilmediğiniz o kadar çok ve güzel ayrıntılar
var ki demek istedik. 2.5 saatlik tek kişilik oyun olan ”Hoş Gelişler Ola” tiyatro tarihinde tiyatro anlamında çok kolay bir konu değildir.

Bugün Atatürk filmleri yapılırken dikkat ettiğimizde içinde ”antiemperyalist” ve ”tam bağımsızlık” sözü geçmez. Bu kavramları anmadan bu kelimeleri anmadan nasıl bir Atatürk anlatmaya çalışıyorlar ben hayretler içerisinde  izliyorum. Biz oyunda bunları söylüyoruz.

A.S. Sizce sanatçı siyaset yapmalı mı?

U.E.: Ben sahnede siyaset yapıyorum. Sanatçı siyaset yapmaz, tiyatroda siyaset olmaz diyenlere inat yapıyorum. 8 yaşındaki 9 yaşındaki çocuklara ilahiler okutturulduğu Allah’ımı seviyorum Pergamberimi seviyorum tarzı içi
tamamen şeriat propagandası ile dolu olan tiyatro oyunlarının izlettirildiği ve oynandığı bir ortamda, bunu sağlayan zihniyet bizim hiç istemediğimiz bir yere oturdu. Bunlar yetişirken,bunlar palazlanırken sanatın içinde siyaset
olmaz demeyenlere ”ben kemalist bir sanat cephesi yaratıyorum veya böyle bir cephenin içinde bende varım” diyorum. Mustafa Kemal’in sanat cephesi askeri olarak görüyorum kendimi.

Anadolu’ya gittiğimde gördüğüm bir damar var o damarı tıkamışlar o damarı ben açmaya çalışıyorum. Ben kimim ki diye sorulabilir evet ben birşey değilim ama en azından açmaya çalışan 100 kişi varsa 100 ayrı iş kolundan 100 ayrı sıfatla bende bir tiyatrocu olarak bu damarı açmaya çalışanlardan birisiyim. 100′ ümüz bir araya geliyoruz ki o damarı açıyoruz. Zaten Hoş Gelişler Ola’yla yapmaya çalıştığım buydu.


röportaj 3

A.S.: Yayınlanmış kaç tane yazılı eseriniz var ve içerik olarak neyi anlattınız?

U.E.: 4 adet kitabım var İlk kitabım ”Bir Öz Kıyımın Özü” intiharı sorgulayan bir kitaptır. Bu kitapta intihar konulu seminerlere yurt çapında  örnek kitap olarak sunulmuştur. Türk Edebiyatında bu teknikle yazılmış bir
roman yoktur.

2.kitap ”Tünel Korkusu” ”Orhan Kemal Roman Armağanı” na aday olarak gösterildi. Almanya da Duisburg-Essen* *Üniversitesi’nde ders kitabı olarak okutuldu.

3.Kitap ”Hava Atışı” sanatın sporla olan ilişkisini irdeleyen yarı  akademik yarı sanatsal bir çalışmaydı. Bazı spor akademisi profesörlerinin savıdır. Dünya edebiyatında çok fazla örneği olmayan bir kitaptır.

4. Kitap ta ”Mustafa Kemal in Yürekli Çocukları” bu kitabın özelliği şu; Türkiye’de bir tiyatro topluluğu bir kitap yayınladı. *Tiyatro birileri*olarak izleyiciye yaptığımız oyunla değil yazdığımız kitaplada ulaşmak
istiyoruz. Mustafa Kemal in bu aydınlık yoluna çağırmak adına bu aynı zamanda benim son kitabım. Bu kitabı ben *Hoş Gelişler Ola* izleyicisiyle yazdım. Gezdiğim gördüğüm yerlerle, yaptığımız tartışmalarla beslendi bu
kitap bir oyunun kitaplaştırılması değil bir oyunun kitaba ruhunun verilmesi diye tanımlarım. Hoş Gelişler Ola’nın doğurduğu bir kitap oldu Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları.

A.S.: Türk Edebiyatının şu anki durumunu nasıl buluyorsunuz?

U.E.:Üreten insanların şuanki yayıncılık dünyasına kendini kabul ettirememesi, üretmeyen insanların da bir takım popularitelerinden dolayı 3 dizide 10 dakika görünmenin, 2 haber programına çıkmanın yeterli olduğu bir
ortamda bu tip düşünceye sahip insanların kitaplarının yayınlanıyor olması gerçekten korkunç. O yüzden edebiyat olarak ta farkındaysanız çok sayıda ses getiremiyoruz hiçbir zaman. Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü almasına hiç girmek dahi istemiyorum ve bunun Türk Edebiyatı’nın başarısı olmadığını Türkiye’yi her kulvarda satanın her zaman için kazandığı uluslararası piyasada bu döviz piyasası, yazar piyasası veya sanat piyasası olabilir. Her zaman Türkiye yi sırtından vuranının ister Türkiye’nin kendi içinden birisi olsun isterse başka bir ülkenin vatandaşı olsun her zaman için kazandığı bir ortamda Orhan Pamuk’un da Nobel Edebiyat Ödülünü alması çok şaşırtıcı değil.

Birinci nedenini 12 Eylül öncesi ve 12 Eylül sonrası diye ayırıyorum. 12 Eylül sonrasında müthiş derecede eski sağlam yazarlarda bir yanlızlaşma bunalımı başlamıştır. Çünkü fazlasıyla işkenceden geçirilmiş fazlasıyla susması için her türlü baskının uygulandığı bir ortamda bazı yazarlar malesef sinmiştir. Sindirilmenin neticesindede Türkiye’de okur profili tamamen değişmiştir. Bugün Hanımın Çiftliği dizisi henüz gündemde yokken 6-7 yıl önce Kadıköy’de bir kitabevine gitmiştim. Orhan Kemal’in Hanımın Çiftliği romanı var mı diye sorduğuımda ”hııımmm Orhan Pamuk var burda bir tek” diyen kitabevi görevlisiyle karşılaştım. İşte Türk Edebiyatı’nın geldiği durum budur.

İkinci nedeni de şu: Nazım Hikmet’lerin Sabahattin Ali’lerin , Rıfat Ilgaz’ların, Aziz Nesin’lerin o dönemdeki diğer toplumcu gerçekçi şairlerin duyarlılığının kalmamış olması diğer yanı. Bize şu tarz kitaplar gelmeye başladı size Amerika’nın en çok satan kitabı bu, Avustralya’da 1 milyon adet basıldı sloganlarıyla gündeme getirilen kitaplar Türkiye’ye getirildi ve bunlar piyasaya sürüldü diğer taraftan değiştirlme kitaplar var. Avustralya’da yazılmış bir kitabı okuyan biri yazar olarak yazacağı romana dair araştırmıyor Avustralya’da çok satmış bir kitaba bakıyor neyi anlatmış fazla düşünme,layt yaşa, kırlarda gez, hayat güzeldir, dünya güzeldir tarzı çevirisini yapıyor kendi yazmış gibi götürüyor ve edebiyat adına hiçbirşey yapmıyor aslında. Bunun Türk Edebiyatına hiçbir katkısı olmadığı gibi bugün Nazım Hikmet’in, Sabahattin Ali’in, Rıfat Ilgaz’ın, Aziz Nesin’in kitaplarını her kitabevinde bulamazsınız. Raflarına bu tür sabun köpüğü litaplarla doldurmuşlardır. Aziz Nesin lere yer kalmamıştır.

A.S: Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz Utku Bey.

U.E:Ben teşekkür ederim, iyi çalışmalar.

AYLİN SAPAZ