‘KONUK YAZARLAR’ Kategorisi için Arşiv

MEÇHUL SEVGİLİYE

Yayınlandı: Şubat 13, 2012 / KONUK YAZARLAR

 

Kaç zamandır yalnızdı aslında şuursuz ve sorumsuz kalabalıklar dünyasında yaşasa da. Kaç zamandır sessiz ve sakindi aslında tarifi imkansız fırtınalar ruhunda kopsa da. Ve kaç zamandır yoktu aslında kendisi hala var olduğunu sansa da. Sevmek istiyordu, paylaşmak, zenginleşmek ve çoğalmak… Sevmek istiyordu, zincirlerini kırıp hayata sımsıkı bağlanmak… Sevmek istiyordu, bedenini bir sevgilinin şefkat ve merhamet dolu kollarına bırakıp küçük bir çocuk gibi okşanmak... Günahlarından arınıp ebedi saadete ulaşmak… Ve istiyordu ki sevildiğini bilmek, kendini değerli hissedebilmek, egolarını bitirmek, benliğini yok etmek, parçayı tamamlayıp bütüne kavuşabilmek…

Kaç zamandır yüreğinin derinliklerinde biriken paslanmış duygularını bir yanardağın lavı misali boşaltmayı ve rahatlamayı diliyordu. Bu, o kadar da kolay olmayacaktı, bunu çok iyi biliyordu. Bunun için elini tutup sıcaklığını bütün bedeninde hissedebileceği, gözlerinin içine baktığında bir mum gibi eriyebileceği, dağınık saçları okşandığında bir annenin sevgisini tadabileceği, aşk susuzluğundan çatlamış dudaklarını ıslak dudaklarına değdirdiğinde alev alev yanabileceği, hakiki aşkı bütün iliklerine kadar yaşayabileceği velhasıl kelam ölümünde bile hayat bulabileceği hem sevgili hem dost hem arkadaş hem de bir sırdaş arıyordu. Gerçekten arıyor muydu bunu kendisi de bilmiyordu. Yoksa bütün çırpınışlarına rağmen aşk kendisine mi uğramıyordu? Kafası karışık, zihni bulanık, kalbi kırık, kelimenin tam anlamıyla darmadağınık bir haldeydi ve ne yazık ki problemi çözemiyordu. Zaten matematikten hiç çakmıyordu ve ismini duyduğunda tüyleri diken diken oluyordu. Çok bilinmeyenli bir denklem gibiydi, başkaları tarafından bile çözülemiyordu. Acaba sevdiği ve gönül verdiği insanlar da mı matematikten hiç hoşlanmıyor hatta nefret ediyordu?

Nerede bir çift sevgili görse hüzne dalıyor, içi burkuluyor ve kalbi acıyordu. Binbir çeşit soru kafasının içinden bir film şeridi gibi süratle geçiyordu. Niçin ben de onlar gibi olamıyorum, kalbimi bir başkasına verip gönlümü kaptıramıyorum, doğanın kanunlarına aykırı hareket ediyorum ve hayatın anlamını kavrayamayıp tadını çıkaramıyorum diye kendi kendine hayıflanıyordu. Yalnızlığından her zaman dem vururdu ve noksanlığı hep kendi kişiliğinde bulurdu. İnsan olmasının gerektirdiği en doğal duygularına aşılmaz engeller koymasının sebebi belki de anlamsız, saçma sapan, utangaç bir gururdu. Hem saf ve mağrur bir Anadolu çocuğuydu hem de insanlar tarafından yanlış anlaşılmaktan korkuyordu. Yaşamın acı fakat insanoğluna tecrübeler kazandıran, insanı olgunlaştıran, bir bakıma insanı insan yapan hakikatlerinden mi çekiniyordu? Aynanın karşısına geçip kendisiyle yüzleşmeye cesaret ettiği dönemlerde zihninden kimbilir hangi fikirler geçiyordu? Bu duygu ve düşüncelerini sevdikleriyle ya da sevdiğini zannettiği kişilerle niçin paylaşmıyordu? Bir yandan beynini kemiren, ruhunu daraltan, moralini bozup canını sıkan bu sorularla uğraşırken diğer taraftan da sanki bilekleri kesilmiş bir insan misalinde olduğu gibi oluk oluk kan kaybediyordu. Bakışları gittikçe donuklaşıyor ve anlamsızlaşıyordu. Bütün bu hengame içinden kurtulup huzur bulabileceği bir çıkış yolu arıyordu. Hiç tahmin edemiyordu vuslata ne zaman ereceğini… Küllenen ateşin ne zaman söneceğini…

Ah bir gelebilseydi bu sevgili! Mis kokulu ipek saçlarını savurarak neşe içinde ve özgürce, yüreğinde hiç bitmeyen umutlarla, gül cemalinde bir tebessüm sıcaklığıyla, gözlerinde ışıl ışıl bir parıltıyla, kalbindeki en saf, en temiz, en içten duygularıyla, bir ilkbahar yağmurunun gönül ferahlığında, bir sonbahar rüzgarının en köklü ağaçların sararan yapraklarını döken uğultularında, bir kış mevsiminin en dondurucu kar fırtınalarında, bir Akdeniz akşamının tatlı sarhoşluklarında… Gönlünde ebedi bir aşkla gelebilseydi ve kendisini sonsuzluğu kucaklayan kollarına atabilseydi beyaz atlı prensinin…

Ah bir inanabilseydi bu güzel rüyanın gerçekleşebileceğine! Dokunabilseydi sevgilinin o sımsıcak tenine. Ruhunu ruhunda hissedebilseydi bütün benliğince. Gözlerini gözlerinden kaçırmasaydı bir saniye bile. Tutabilseydi ellerini hiç bırakmamacasına, okşayabilseydi saçlarını hiç yorulmamışçasına, öpebilseydi baldan tatlı dudaklarını doyasıya aşksız geçen yılların intikamını alırcasına. Neredeydin ey sevgili, niçin bunca senedir beklettin bekletip harap ettin beni diyebilseydi. Sitem edebilseydi içten içe ya da gözbebeklerinin içine bakıp haykırırcasına.

Evet, ben tekim ve belki de anlamsız bir hiçim. Gel ki seninle birlikte bütünleşelim. Zaten yazar, ”Aşk, iki olup yine de bir olabilmektir.” demiyor muydu? Gel ki bir elmanın iki eşit yarısı olalım. Gel ki aynı yastığa ebediyete kadar beraber başkoyalım. Ben bir hiçim sen olmadan. Bekletme gel artık gel de aydınlat beni bu koyu karanlıklar dünyasında yolumu kaybedip mahvolmadan. Sorgulayamıyorum hayatın anlamını sen yokken yanımda. Sensiz hiçbir zaman nefes alamayacağımı düşünüyorum tek başıma olup da hüznün kahpe işgallerine maruz kaldığım müdafaasız, çaresiz ve güçsüz akşamlarında. Tat vermiyor artık seni beklediğim, seni özlediğim, seni düşündüğüm, sesini duyabilmek için küçücük bir umudu yüreğimde beslediğim gecelerde içtiğim tek tük sigaralar. Neden bana hep yabancı, neden bana hep düşman, beni niçin anlamıyor sevmek istediğim insanlar?İnsanlıklarını mı yitirdi acaba yollarda gördüğüm kalabalıklar?

Yürüyorum bir başıma bana hep seni hatırlatan, yalnızlığımı her seferinde yüzüme bir tokat gibi vuran, iğrenç kahkahalarıyla kulaklarımı sağır edercesine çınlatan ve beynimi zonklatan, ruhumda kasırgalar yaratan, kalbimde onarılamaz kırıklıklar meydana getiren ve iyileştirilemez yaralar açan bu acımasız şehrin köhne caddelerinden. Anlatamayacağım kadar çok korkuyorum ama yine de ağır ve kısa adımlarla geçiyorum ıssız, ruhsuz, sevgisiz, insansız ve masumiyetini kaybeden aşksız sokaklarından. Dünyanın sonuna kadar hep yaşayan bir ölü olacağımı tahayyül ediyorum eğer sen bana yar olmazsan. Bu hayal bile ürpertiyor beni. Tahammül dahi edemiyorum. Gizlice ağlıyorum. Gecenin kör karanlıklarında sessiz çığlıklar atıyorum, haykırıyorum fakat ne yazık ki sesimi duyuramıyorum. Ve çok korkuyorum. Sensizlikten korkuyorum, yalnızlıktan korkuyorum, seni sende yaşayamamaktan korkuyorum, aşkımı kalbime gömüp de hiç çıkaramamaktam korkuyorum, aklımın başından gitmesinden ve başımı alıp meçhule gitmekten korkuyorum, kurtlar sofrasında yem olmaktan korkuyorum, kurtlar imparatorluğunda bir köle olmaktan korkuyorum…

Ne olursa olsun zihnimden silip atamıyorum seni. Söküp çıkaramıyorum kalbimden sana olan mukaddes sevgimi. Tutsağın olmuşum ben senin. Ellerime kelepçeler vurulmuş, ayaklarıma prangalar takılmış, vücudum zincirlerle bağlanmış. Efendimsin sen benim. Ağzından çıkacak cümleyi pürdikkat dinleyip emrini yerine getirecek itaatkar askerlerin. Ya azat edeceksin beni ve sonsuza kadar yaşayacağım yani sana kavuşacağım. Ya da köle statüsünde kalmamı söyleyeceksin ve ben hep kölen olup zindanlarda çürüyeceğim yani senin olamadan ebediyete intikal edeceğim. Evet birtanem tercih senin. Ya yaşatacaksın beni ve Allah’ın yarattığı bütün nimetlerden faydalanacağım. Ya öldüreceksin beni henüz hayatımın baharındayken mezarımı kendi ellerimle kazıp cehennemi tadacağım. Kimbilir belki de cennete varacağım. Kraliçemsin sen benim. Senin için dünyanın bütün ülkelerini, bütün kıtalarını bile fethedebilirim. Hayatımsın sen benim. Tercihin hangisi olursa olsun ben yine de hep seni seveceğim!…

NOT: Bu denemem, üniversite yıllarımızda birbirinden değerli arkadaşlarımızla birlikte çıkardığımız ”Kırk Bir Kere Edebiyat” dergimizin 7. sayısında (Ekim-Kasım-Aralık 2008) yayınlanmıştır. Bugün Sevgililer Günü olduğundan ve belki de birçok insanın duygularına tercüman olacağını düşündüğümden paylaşılmıştır… Keyifli okumalar dilerim…

 

SALİH ŞENÖZ

BÜYÜK FİRAR

Yayınlandı: Kasım 27, 2011 / KONUK YAZARLAR


  Ey muhterem okur, sen bir “kötü gün okuruymuşsun”, sağ olasın. Pazartesi günkü “kalp haritası” yazısından sonra “geçmiş olsun” diye yazmışsın, yüzlerce yazmışsın, var olasın.

Ben şimdi “büyük firardayım”, bilesin.

Ben şimdi, dilini bilmediğim, kimseyi tanımadığım, güvenli bir memlekete kaçtım, merak etmeyesin. Bir süre ülke ülke dolaşacağım öyle ve tamamen öylesine, benim için dertlenmeyesin. Vakti gelince ve yeterince uzağa kaçtığımı hissedince nerede olduğumu yazarım sana, şimdi bu işi fazla kurcalamayasın.

Hayatın intikamı

    Ne zaman üniversitelere konuşma yapmaya gittiysem ya da ne zaman benden daha genç biri benim ondan daha fazla bir şey bildiğimi sanarak bana sorduysa “bu işin olurunu”, dedim ki:

Üniversiteyi bitirince hemen çalışmaya başlama. Git, dolaş, ülkeler gez, aç kal, meteliğe kurşun at, ama ne yap et, koşturmaya başlamadan önce biraz amaçsız yürü. Maceraya çık, bedeli ne olursa olsun bunu yap.

Çünkü…

    Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü.

Bir şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana yaşatır o eksik bıraktığın bölümü.

Âşık mı olmadın on altı yaşında? Gelir seni kırk beşinde bulur, en olmaz zamanda.

Maceraya mı çıkmadın yirminde? Sürükleye sürükleye götürür seni otuz beşinde.

Yırtık kot, yer bezinden hallice bir kazak giyip, nasıl göründüğüne aldırmadan geçiremedinse öğrencilik yıllarını mesela, elli yaşında, artık kalabalıkların gözleri seni hiç de öyle görmeyi beklemezken, sana giydirir o kot pantolonu.

Hayatı sakın erkenden yaşama, sonradan çok fena komik eder adamı. Serserilik ederek geçirmeli insan serserilik edilecek yaşları. Zira atlayıp geçtiğin ne varsa dönüp dolaşıp bulur insanın yakasını.

Kendini yaşatıncaya kadar yapışıp kalır.

Sebeb-i firarım

    Git dedi kalbim!

Bu yüzden ben de bu asla tahmin edilemeyecek ülkeye geldim. Dünyanın en sessiz toprağına vardım. Başka ülkelere de gideceğim. Kalbim “Burada biraz duralım” dediğinde durup, bir ses gelmezse kulağıma, yola devam edeceğim. Çünkü vaktiyle bunu yapmaya cesaret edememiştim.

Ben hayatın “bir işe yarasın” diye yaşanmayacağını, henüz şimdi, yeni öğrendim. Sonunda mutlaka bir şeye yarayacaktır herhalde, bir şeyler yazıp çizeceğizdir ama, adını koymaya çalışmadan bir çiçeğe bakmayı ben yeni temrin ediyorum. Öylesine bakmayı. Öylesine.
Ama yine de bugün bir göl kıyısında yürürken “yol defterime” bir not düştüm:
Taşı delip çıkan çiçekler, taşla hesaplaşır. Taş durdurur, çiçek yürür. Aslında uzun düşmanlıklar da bir sadakat meselesidir. Yani çiçek de taş da birbirini bilir. Ama esas mesele yoldan öylesine geçen birinin, yani öylesine geçiverirken, çiçeği öylesine koparıvermesi ihtimalidir. Taştan çıkan çiçeğin asıl göze aldığı budur.

Ey okur, bunun için geldim işte. Gürültüde görülmeyen şeyleri görmeye…

Ece TEMELKURAN

EN BÜYÜK ALLAHÜEKBER KOROSU

Yayınlandı: Ekim 26, 2011 / KONUK YAZARLAR

SAHNE BİR:

Geçen pazar akşamı http://arama.ensonhaber.com/arama/?q=Şükrü%20Saracoğlu” rel=”no followŞükrü Saracoğlu Stadı…

Fenerbahçeli futbolcular matem formalarını giymişler.
Üzerlerine 24 şehidin adı yazılmış.
Saracoğlu’nda meçhul asker anıtı yok; kimse meçhule uğurlanmamış; her şehidin adı var.
Tribün kadar büyük bir bayrak, stadın bir ucundan girip, öteki ucundan dönüyor.
Bu kutsal ülkeye sadakat meşalesi elden ele geçiyor.
* * *

SAHNE İKİ:

Tribünün bir ucundan ötekine iki dize:
“Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker
Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer…”
Cumhuriyet Türkiye’sinde her ferdin en ezbere bildiği üç beş dizeden biri.
Önce İstiklal Marşı. Sonra saygı duruşu başlıyor…
Bir tarafta Fenerbahçe… Eller arkadaşların omuzlarında.
Karşı tarafta Samsunspor. Kıpkırmızı… Ay yıldız kırmızısı…
* * *

SAHNE ÜÇ:

Bir ses yükseliyor; hayatım boyunca dinlediğim en büyük, en güçlü “Allahüekber korosu…”
Türkiye’de ilk defa bir stat, Allahüekber nidasıyla yankılanıyor.
Burası Kadıköy…
Referandumda yüzde 70 “Hayır” oyu çıkmış bir bölgenin insanları orada şehitlerinin arkasından “Allahüekber” diye saf tutuyor…
* * *

SAHNE DÖRT:

Mersin İdmanyurdu maçından sonra Beşiktaş’ın teknik direktörü Carlos Carvalhal konuşuyor.
Muhabir maçı soruyor, o “Bir dakika” diyor.
Muhabir ısrar ediyor, o durduruyor ve duygularını özetliyor:
“Teröre karşı Türkiye’nin bir ucundan ötekine oluşan bu gösterilere, bu tepkilere, omuz omuza insanlara bakıyorum. Burası neden büyük bir ülke anlıyorum” diyor.
Farkında mısınız? Türkiye bir ucundan ötekine ayakta. Liseli gençler, öğrenciler, halk ayakta… Her şehirde, her kasabada bir Saracoğlu Stadı kurulmuş…
Hani hep teröre karşı tavrına imrendiğimiz İspanyol halkı var ya, onlar Madrid’de gösteri yapıyordu, burada her şehir bir Madrid olmuş….
* * *

SAHNE BEŞ:

Erciş’te enkazın altında çıkan o küçük aile kitaplığı.
Fethullah Hoca’nın bir kitabı, beş ciltlik Kuran, bir namaz hocası, bir Elif Şafak kitabı…
Hangi düşünce, hangi zihniyet o kitapları yan yana getirmiş.
Bir kat altta, Türk ordusunun bir subayı oturuyor. Hani her gün yerden yere vurulan o ordunun kahraman bir subayı. Bir gazi. Kendisi görevde, ailesi enkazın altında.
Ya yandaki daire?
Orada bir öğretmenin ailesi toptan gitmiş.
O evleri kazsan kim bilir daha hangi kitaplar çıkacak. Belki bir cilt “Şu Çılgın Türkler”, muhtemelen iki cilt “Nutuk”. Muhtemelen üç beş Atatürk posteri.
Söyleyin, o enkazın altına, o karanlık ve umutsuz boşluklara, “Orda kimse var mı” diye seslendiğinizde hangi ses gelecek?
Aynı enkazın altında ortak kaderi paylaşan ve bu kitapları, yan yana dairelerde yaşatabilen o ses…
* * *
İşte size son 72 saat içinde Türkiye’den 6 sahne…
Ne diyor bize? Hayır “bize” değil ona, “o kafaya”…
Ey sen; bir tek kendini demokrat sanıp, geriye kalan herkesi darbeci, faşist gören kafa;
Ey sen; sadece kendini inanmış zannedip, geriye kalan herkesi dinsiz, imansız ilan eden kafa;
Ey sen; sadece kendini laik kabul edip, geriye kalan herkesi mürteci sanan kafa…
O hazin enkazın altından gelecek ilahi mesajı mı bekliyorsun?
İşte senin o taşlaşmış kafana sığmayacak mesaj:
Yok etmeye değil, birlikte yaşamaya çalış. Birlik ol. Bölme. Gammazlama. Kan davası gütme, intikam peşinde koşma. Anlamaya çalış. Adil ol. Güç’ün adaletine değil, adaletin gücüne inan…

 

ERTUĞRUL ÖZKÖK

KÜRT’ÜN DEPREMİNDEN SANA NE!

Yayınlandı: Ekim 25, 2011 / KONUK YAZARLAR

Bu gazeteye başladığım günlerde “Büyük Tanışma” diye bir yazı dizisi yapmıştım.

Kimsenin pek umrunda olmadı.

Enteresandır, bir tek Ertuğrul Özkök dikkat çekmişti. Toplumsal kutuplaşmanın nefret atmosferi o zamanlar daha ilk çatlaklarını açıyordu ülkede. Ben de giderek keskinleşen kutuplaşmada her toplumsal çevrenin duruma bakışını ve çözüm önerisini dile getiren bir yazı dizisi yapmıştım.

O zaman vakit vardı, tanışmaya, konuşmaya, barışmaya. Şimdi Van depreminden sonra sosyal medyada halkımızın his dünyasına bakınca…

Artık emin değilim.

Ahmet Hakan da yazmış. Twitter’da, şurada burada olayın Kürt coğrafyasında yaşanmasından dolayı akıl almaz alçaklıkta “hisler” ve “fikirler” dile getirilmiş. “Hükümetin yapamadığını Allah yaptı” gibi. Elbette daha yüce gönüllüler de varmış, “Türk milletini ne büyük olduğunu gösterelim, onlara yardım edelim” diyen gibiler mesela. Onlar?!

1999 depreminde “7.5 yetmedi mi!” diye pankart tutan bir Refah Partili kadın hatırlıyorum hala.

Allah’ın siyasal İslam’ı desteklediğini zannedenlerden sonra şimdi Allah’ın bazı ırkları, siyasal olarak zamanı geldiğinde cezalandırdığını düşünenler de var demek ki.

“Siz ne zaman bu kadar zalim oldunuz?” diye sorduğumda bu ülkede bazı kitlelerin diğer bazı kitlelerin ölümü, hatta boğularak, yerlerde sürüklenerek, acı çekerek bir ölümü hak ettiğini inandığını düşünüyordum. Artık bundan eminim. Bu ülkenin yarısı diğer yarısının, birbirinden farklı sebeplerle ama hepsi politik olmak üzere, ölmesini istiyor.

Gaddafi’nin yerlerde sürüklenmesi görüntülerinin “Ayy ne feci” olduğunu söyleyip, aynısını kendi kardeşi için diliyor, istiyor, bunun duasını ediyor, twitini atıyor insanlar. Ve bu durum hala bir toplumsal sorun olarak görülmüyor. Bu durum hala bu memleketin bir meselesi olarak tespit edilmiyor, bu sorunun nasıl çözüleceği üzerine kafa patlatılmıyor. Toplumun geçici bir asap bozukluğu olarak filan görülüyor belki. Küçük bir baş ağrısı.

Hayır, bu memleketin beyninde bir tümör oluştu, oluşturuldu.

Hızla büyüyen bir tümör bu. Bizi öldürecek. Buraya yazıyorum işte, bu ülke tam da iki yıl önce ortaya koyup tartışmaya açmaya çalıştığım ama pek umursanmayan yaygın toplumsal nefret yüzünden bozuşacak, çürüyecek.

Bu, üzerine politika üretilmesi, ciddiye alınıp çözülmesi gereken bir sorun olarak tespit edilmediği sürece, giderek daha hızlı her yerinden kıvıl kıvıl kurtlar fışkıran bir ülkeye dönüşeceğiz. Bunu anlamamıza deprem de yetmezse…

Bilmiyorum.

Yetmedi mi?

ECE TEMELKURAN

ÖMÜR… ERDEM

Yayınlandı: Ağustos 23, 2011 / KONUK YAZARLAR

Hakkâri’de “9 şehit var” dediler, tek tek isimlerini açıkladılar, Yozgat şehidi için cenaze töreni tertiplediler, vali filan geldi, son anda “sizin şehitle ilgili bulguya rastlanmadı” dediler.

*
Bir hafta geçti kardeşim.
Şehit kayıp.
*
Hal böyleyken…
İçişleri Bakanımız dün öğle saatlerinde açıklama yaptı, “cesedi bulundu” dedi. Akşama doğru bi açıklama daha yaptı, “bulunan ceset parçaları ona ait değil” dedi.
*
Şehide “ceset”, şehit uzuvlarına “ceset parçası” diyen ilk içişleri bakanı olarak tarihe geçti.
*
Üstelik, bu satırların yazıldığı an itibariyle, “kimliği belli” şehidimiz kayıp, “kimliği belirsiz” bir şehidimiz fazla… Ya da, bazı şehitleri eksik parçalarla(!) gönderdiler memleketlerine.
*
Bakın, hazır “uzuv-parça” filan demişken, hadi gelin, aynı Hakkâri’de “gazi” olup, Ayedaş’ın sayacını “parça”layarak devlete zarar veren Ömür’le ilgili gelişmeleri aktarayım size…
*
Hatırlarsınız, geçenlerde yazmıştım… Mayına denk gelen, şakağına şarapnel saplanan, kör olan, beyninde hasar oluştuğu için parkinson’a yakalanan, konuşmakta güçlük çeken gazimiz.
*
Evlere temizliğe giderek “gazi” evladına bakmaya çalışan anacığıyla yaşıyordu. Kira evlerine elektrik bağlanması için Ayedaş’a gitmiş, gazilere tanınan yüzde 50 indirimden faydalanmak istediğini anlatmaya çalışmış, titrediği ve heceleye heceleye konuşabildiği için banko memuru sıkılmıştı… “Evrakların eksik” diye kestirip atılınca, tartışma çıkmış, o sırada bankoda duran elektronik sayaç kırılmış, güvenlik görevlisi boğazına sarılmış, bayılmış, hastanelik olmuştu.
*
Yedi ay sonra…
Kapıları çalınmış, mahkeme celbi gelmişti. Elektronik sayacı kırarak devlet malına zarar vermekten dava açılmış, üç yıla kadar hapsi isteniyordu!
*
Ahali evinde esneye esneye poposunu kaşısın diye, Hakkâri dağlarında gözünü, beynini, sinir sistemini hayatının geri kalan bölümünü bırakan gazi…Devlete zarar vermişti yani.
*
Hatırladınız di mi?
Hatırladığınızı şuradan biliyorum… Bana her gün gelen “mail” sayısını yazmaya utanırım ama, bu istisna, 100 binin üzerinde elektronik posta göndermiştiniz. Maddi-manevi destek vermek için Ömür’ün adresini, telefonunu veya banka hesap numarasını istiyordunuz.
*
Kısa süre sonra anladım ki, Ayedaş’a da yağdırmışsınız… Kiminiz “sayacın parasını şu şu numaralı kredi kartımdan çekin” demişti, kiminiz “hesap numarası verin, kaç paraysa yatırayım” demişti… Kiminiz de kısaca Ayedaş yetkililerinin hatırını(!) sormuştu.
*
Ayedaş komaya girdi.
*
Anında tornistan…
Dava geri çekildi.
*
(Hazirandaydı ilk duruşma… Ayedaş avukatları çekildiklerini bildirdiler. Nöbetçi hâkim baktığı için, kasıma erteledi. Kasımda asıl hâkim gelecek, bu ayıba son verecek.)
*
Bitmedi…
*
Vatanı milleti için canını ortaya koyan her gazi gibi, onuruna çok düşkün bir kahraman Ömür… Kendini acındırıyormuş durumuna düşmek istemiyor. Bu yüzden, adresini, telefonunu kimseye vermedim. Buna rağmen, buldunuz Ömür’ün adresini telefonunu.
*
Kiminiz 300 lira verdi zorla, kiminiz 3 bin lira… Para yağdı. Kiminiz mahalleye yetecek kadar gıda kolisi gönderdi, kiminiz “gel benim evimde kal” teklifinde bulundu.
*
Bizim için feda ettiği gözlerine, hayatına karşılık sadece 1450 lira maaş alan Ömür yalvarıyordu, abi gözünü seveyim köşende yaz, göndermesinler artık diye…
Yazmadım.
*
Şimdi yazıyorum.
Çünkü…
*
İşadamı Zeynel Abidin Erdem, avukatları aracılığıyla iz sürdü, Ömür’ün adresini buldu, “üç sene beş sene, kaç seneyse, kiranı ben ödemek istiyorum” dedi. Kabul ettiremedi.
*
(Kardeşiyle birlikte, bu ülkeden kazandığını bu ülkenin evlatlarına harcayan hayırseverlerimizdendir Zeynel Abidin Erdem… Yazıyorum diye rahatsız olacak eminim ama, her şehit düşen evladımızın ailesine ciddi miktarda para yardımı yapar. Bilinsin istemez. 800 küsur çocuk okutur. Her sene 10 bin vatandaşımıza gıda-giyecek yardımında bulunur.)
*
Sohbet sırasında Ömür’ün en büyük hayalinin “Akçay” olduğunu öğrendi Zeynel Abidin Erdem… Gazi olmadan önce, bir defa gezmeye gittiğini, hep oranın hayalini kurduğunu, oraya yerleşip, orada çalışıp, orada evlenmeyi düşlediğini öğrendi. Sarıldı, öptü, ayrıldı yanından…
*
Gitti işyerine, avukatını çağırdı, “Akçay’a gidiyorsun” dedi.
*
Bastı marşa, Balıkesir Edremit’e bağlı şirin beldemiz Akçay’a gitti avukat, emlakçıları gezdi, üç katlı bi apartmanın bahçe katını beğendi, hem engelli gaziye uygun düzayak, hem yeşillikler içinde… Aradı patronu, tarif etti, hemen dedi patron, pazarlık etme, al… Aldılar evi… Tapusu, gazi Ömür Gezdiren’in adına yapıldı… Buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon, halı, bir evde ne gerekiyorsa onlar, tamamlandı… Ve, götürüp teslim etti tapuyu gazi’ye, güle güle otur evladım, bu da telefon numaram, bi ihtiyacın olursa, her zaman.
*
Başta Zeynel Abidin Erdem… Tüm okurlarıma yürekten teşekkür ederim, Allah hepinizden razı olsun. Elbette elimde “sevap sayacı” yok ama, mübarek ramazan, sırf Ömür’ün annesinden aldığınız dualarla, Somali’yi doyurmuş kadar sevap kazandığınızdan eminim.
*
Ve, söylemeden edemeyeceğim.
*
Bu memleketin çakıl taşının bile el âleme satılmasına karşıyım… Ayedaş’ın ise, mutlaka yabancıya satılmasını istiyorum. Amerikalı, Japon, İtalyan, hangisi olursa… Hiçbir yabancı devletin, milleti için canını ortaya koyan gaziye bu muameleyi reva göreceğini sanmıyorum.

SOMALİ’Yİ DÜŞÜNMEK

Yayınlandı: Ağustos 12, 2011 / KONUK YAZARLAR

 

 

 

 

 

 

“Bilmediğim o kadar çok şey var ki, Somali eksik kalsa olmaz mı?” diye sordu arkadaşım.
O sırada cep telefonundan mesaj gönderip açlara yardım parası aktarmaktaydı. “Gönder” tuşuna bastığında yüzünü tatlı bir ferahlığın ışığı aydınlatmıştı.
Sonra ben Somali’den söz etmeye başlayınca yüzü tekrar karardı.
Üstelik de, sanki açlara üzülmek mubah açları düşünmek harammış gibi bir hal takınmıştı.
***

Öyle ya…
Eğer işini gücünü veya hobisini doğrudan ilgilendirmiyorsa bilgi edinmek ve gerçekleri sorgulamak çabası günümüz insanına yük gibi geliyor!
Üstelik herkesin öyle ezberleri var ki, kimse o ezberler bozulsun istemiyor.
Asıl konfor bağımlılığı tam da bu noktada! Hiç kimse kafa konforunun bozulmasını istemiyor.
Oysa biliyoruz, gerçek rahatsız edicidir.
***

Çoğumuz Somali’den laf açıldığında…
Sınır kapılarımıza dayanan kara mültecilere hem acıyıp hem tiksinen “Beyaz Türk”lere benziyoruz.
Acıyalım, yardım edelim ama çarçabuk unutalım istiyoruz alttan alta.
Biraz bilgilensek diyorum ya, atla deve değil…
İnternetteki az çok güvenilir kaynaklardan Somali’nin yakın siyasi tarihine bakmak bile bize çok şey öğretebilir.
Geçenlerde bir duayen yazarımızda rastladım…
Somali’de açlık patlak verince insanlar için “ötekileştirme”nin, kamplaşmanın anlamının kalmadığını ve bizim bundan ibret almamız gerektiğini söylüyordu.
Ezbere saçmalıktı bu! Çok yanlıştı!
Çünkü yazarımız biraz araştırsa görecekti ki…
Somalililer bir yandan yiyecek bulamıyor; bir yandan da birbirini yemeye devam ediyor. Neredeyse her şehir ayrı bir silahlı siyasi örgütün elinde…
***

Bir okurum da dünkü yazıma facebook’ta şöyle bir yorum yapmış: “Tek yapabileceğim birkaç kez sms atmak ve arkadaşlarımı da bunun için hareketlendirmek!”
Okurumun temiz kalbini ve yardım çabasını büyük takdirle karşılıyorum ama..
Neden “tek yapabileceğimiz” sms atmaktan ibaret olsun?
“Gidelim Somali’de devrim yapalım” demiyorum.
Azıcık durup düşünelim, biraz öğrenelim, diyorum.
Şimdi zihnimizin bir köşesine kaydedilmiş basit bir bilgi gibi görünen şeyler gün gelir bizi “taraf” kılar.
Vicdanımızı canlı tutan sadece duygular değil, bilgiye dayalı sorgulamalardır!

Haşmet Babaoğlu

BİLMELİSİN Kİ

Yayınlandı: Temmuz 27, 2011 / KONUK YAZARLAR
Bilmelisin ki …
duvarda asili diplomalar insani insan yapmaya yetmez.

bilmelisin ki …
ask kelimesi ne kadar çok kullanilirsa, anlam yükü o
kadar azalir.
bilmelisin ki …
karsindakini kirmamak ve inançlarini savunmak arasinda
çizginin nereden geçtigini bulmak zor.

bilmelisin ki …
gerçek arkadaslar arasina mesafe girmez. gerçek
asklarin da!

bilmelisin ki …
tecrübenin kaç yasgünü partisi yasadiginizla ilgisi
yok, ne tür deneyimler yasadiginizla var.

bilmelisin ki …
aile hep insanin yaninda olmuyor. akrabaniz olmayan
insanlardan ilgi,sevgi ve güven ögrenebiliyorsunuz.
aile her zaman biyolojik degil

bilmelisin ki …
ne kadar yakin olursa olsunlar en iyi arkadaslar da
ara sira üzebilir. onlari affetmek gerekir.

bilmelisin ki …
bazen baskalarini affetmek yetmiyor. bazen insanin
kendisini affedebilmesi gerekiyor.
bilmelisin ki …
yüreginiz ne kadar kan aglarsa aglasin dünya sizin
için dönmesini durdurmuyor.

bilmelisin ki …
sartlar ve olaylar, kim oldugumuzu etkilemis olabilir.
ama ne oldugumuzdan kendimiz sorumluyuz

bilmelisin ki …
iki kisi münakasa ediyorsa, bu birbirlerini
sevmedikleri anlamina gelmez. etmemeleri de sevdikleri
anlamina gelmez.
bilmelisin ki …
her problem kendi içinde bir firsat saklar. ve
problem, firsatin yaninda cüce kalir.

bilmelisin ki …
sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pismanligin uzun yillar
sürüyor.

Can Yücel

Efendim, Başbakan Tayyip Bey helalleşiyormuş!..
Kiminle?!..
“Fısırıktan nağmelerle!..” Meydanlarda kapıştığı siyasi hasımlarıyla!.. Anayasa dümeniyle yapılan böyle bir çıkışın doğru olmasını,  “helalleşmenin” samimiyetini isterdik..
O zaman da derdik ki, “Hapse tıktığınız dünyanın eşsizlerinden hayat kurtarıcı bilim adamı ile helalleşin…” Tayyip bunca gücüne karşın, dünyanın en büyük pehlivanının kendisini yenen insan olduğunu anlamamış.. Anlasaydı, Haberal’a “Hoca biz yanlış yaptık, senin darbe marbe gibi yamuk işlerde adın geçse de biz senin gibi ulemaya kıyamayız.. Biz üstümüze düşeni yapalım, sen gene bize düşman ol ama ilmin insanlıktan esirgenmesin” dese ne olurdu?..

***

Büyük Yaradan,Yüce Allah, Profesör Doktor Mehmet Haberal’a muhteşem bir meziyet tevdi buyurmuş, kendisini ayrıcalıklı kılmış.. Haberal, eşsiz parmakları ile hayat kurtarıyor(du)… Hayat kurtarmak ne demek, ötesi var mı?!.
Tekrarlayalım, bu meziyet Haberal’a Allah’tan bir lütuftur..
Nitekim bunu gören Dünya tıp âlemi Haberal’ı başlarına taç edip önünde saygı ile eğiliyorlar, kendisini kurum ve kuruluşlarına başkan kılıyorlar..
Peki, biz ne yapıyoruz..
Siyasi ihtirasın, Haberal’ı “yok edilmesi gereken rakip siyasetçi!..” cephesine oturtup, adeta arenada parçalatmak istemesinin bile izahı yokken..
Siyasi iktidarın yalaka tayfasının Hoca’yı linç ettirmek için piranalar gibi saldırmalarının tek izahı da sadece paranın ahlaksızlığı ile izah edilebilir..
Bu söylediklerim üst katmanlar için.. Okumuş yazmış yalaka takımı için!..
Bir de, klipteki “Hadi bi daha kadrosu”  var.. Zafer sarhoşluğu ile Y-CHP’ye saldırırken, Haberal Hoca’ya bulaşan kazmalar!.. Dünyadan bi haber ahkam kesip, “CHP hak etti… Darbeci Prof.’u aday yaparsa böyle olur!..” diye medya borazanlarından aldıklarını satan taban ekibi..
Herif bunu neden yapıyor?.. Yem torbasındaki makarna çuvalı hatırına.. Kime saldırıyor?.. Haberal’a… Haberal kim?.. Aralarında binlerce Ak Partili vatandaşın da olduğu insanlara organ naklederek, karaciğer, böbrek yetmezliği belasından kurtaran kişi..
O sözünü ettiğim makarna torbası siyasetinin, Hoca’yı linç eden kadrosu kim?!..
Böyle bir bilim adamına saldırabilme cüretine yükseltilmiş bilinçsiz bilgisiz kazmalar!..
Biraz kafalarında bilgi olsa, içlerinde Ak Partili binlerce hastaya yeniden hayat veren bu kişiye bakıp, “Ulan bundaki yetenek ona Allah’ın lütfu.. Ona söz söylersek günaha gireriz” demezler mi?!..
Demezlerse, “Bunlarda Allah korkusu da kalmamış!..” denmez mi?!..

***

Prof. Doktor Haberal kimdir ben onlara hatırlatayım..
“35 ulusal ve uluslar arası tıp derneği üyesi…
1428 Türkçe ve İngilizce bilimsel yayın yazarı…
1832 böbrek, 344 karaciğer nakli yapan kişi…
10 hastane, 13 diyaliz merkezi kuran kişi…”
Gene soralım.. Böyle bir Allah vergisi üstün insana Tayyip Erdoğan’ın sahip çıkması,  “Hoca sen bizi sevmesen de sen insanlığa armağansın” demesi gerekirken, bizzat kendisinin onu ham çökeleklerin ağzına sunması doğru mu?.
Hoca darbe yapacak mı?!.. Ne darbesi, darbe öyle kolay iş mi?! Hoca kolordu komutanı mı, silaha mı hükmediyor..
Bunlara önce darbe nedir onu sormak lazım!.

Aloo! Kes sesini!

Yayınlandı: Haziran 20, 2011 / KONUK YAZARLAR
İnsanı sevdiğini gösteren her eylem, kutsaldır… Ama bunu telefonla, mesajla yapmaya kalkışma zevzekliğine ‘yeter artık’ demenin vakti geldi de geçiyor…

Telefonun, ayrılıkların lezzetini, gurbet acısını, sıla özlemini, arzulamayı ve vuslatı piç eden işlevselliğine isyan ediyorum…

Sersemletici yabancılaşmanın hazzı yüzünden, kablolarla, ahizelerle konuştuğumuzu fark etmiyoruz bile. Ruhsuz, ‘paket’ mesajlarla bu yabancılaşmayı daha da körüklüyoruz.

Mesajla bir şeyleri kutlayıp, sevap bekleyenlere sesleniyorum; Bu gösterinin şaklabanı da seyircisi de sensin unutma! Yani kendinden, samimiyetinden kontör düşüyor anlamıyorsun…

“Gösteri çağı, ideolojinin yerine kozmetiğin geçtiği, hakikatin imaja yenik düşerek içeriksizleştirilip eğlenceliğe çevrildiği, muhakemenin kaybolduğu bir çağdır.”
(Neil Postman)

Oldum olası, mekanik bir aygıtın karşında düştüğüm aczi insanlara ifade etmekte güçlük çektim. Telefondan bahsediyorum…
Onunla, sözüm ona sohbet denen ve uzadıkça yavşayan sakızları sevmiyorum…

Manevi, duygusal ve metafizik içerikten yoksun dijital iletilere, mesajlara illet oluyorum…

Telefonla, dini, ideolojik ve insani hiçbir düşüncenin, karşı taraftakine aktarılacağına ve onda gerekli hassasiyeti uyandıracağına inanmıyorum…
Telefonun, ayrılıkların lezzetini, gurbet acısını, sıla özlemini, arzulamayı ve vuslatı piç eden işlevselliğine isyan ediyorum…

Sözde, maşuk ile özlem tesis eden, ancak gerçekte sağaltıcı bir mastürbasyondan, yani, “Oh bunu da aradan çıkarttık”tan başka hizmeti olmayan bu soğuk aletten nefret ediyorum…
Bazen, sürekli temas, acıyı kaşıyor. Bazen, yalana sevk ediyor.

Bakırköy minübüsünde, “Yok abi! Şu anda görüşmemiz imkansız, daha Kadıköy’deyim” diyene bizzat şahit oldum…
Telefonla, derdini değil meramını anlatırsın. Haber verirsin, durum bildirirsin. 10 yıl önceyi hatırlayalım. Sözün namusuna güvenip günler öncesinden buluşma yeri ve saati tertip eder ve -ölüm olmadıkça- buluşurduk. Şimdi herkesin uydularla fezayla konuştuğu bir dönemde, son anda arayıp “İşim çıktı” bahanelerine sığınıldığına şahit olmak gönlümü yaralıyor…
Muhabbet ettiğimizi sandığımız muhatabımız, aslında büyük bir yanılsama! Karşımızda kimse yok aslında!

Sersemletici yabancılaşmanın bizi ele geçirdiği duygularla, mekanik bir aygıtla, kablolarla, ahizelerle sesleştiğimizi, karşımızda bir insan olmadığını bilinçaltına tulum peyniri gibi bastırıyoruz…
Hele mübarek gün ve gecelerde, bayramlarda ve bizim için anlamı olan günlerde, cepten ucuz yollu mesaj atma terbiyesizliğinin vardığı haddini bilmezlik, pespayelik, samimiyetsizlik ve içeriksiz edebiyat katletme zevzeklikleri, iletişimde soytarılığın vardığı şahika gerçekten…

Bir de beleş mesaj kontenjanından, paket bir dörtlüğe kurban gitmenin tek anlamı var bence o da; resmen tacize uğramak…

GSM şirketlerinin kâr hanesini şişirirken, sevap hanesinde artış beklemek kesinlikle saflıkla açıklanamayacak kadar enayiliğe yakın bir ruh durumunu işaret ediyor.

Otomatiğe bağlı bir kutlama, sevap bekleme, gönül alma beklentisindeki insanların sayısındaki dehşet artış, yakında bu özel kişilikler için onların yerine sanal ibadetler yapan aletlerin icat edilmesinin de habercisidir. Çünkü piyasada talep eden malzeme bu kadar çok olunca elbette ki karşı malzeme de arzolunacaktır…

Sıla-i rahim’in yerini cep to cep iletiler alıyorsa, yollarsın bilmemkaç bilmemkaça yeni bir ileti, yerine namaz da kılarlar. Hem ne dersiniz daha güzel olmaz mı..?

 

Ahmet Zeki Gayberi

BAŞLIKSIZ

Yayınlandı: Haziran 18, 2011 / KONUK YAZARLAR

Hayat yaşanılan “o an” ile anlamını sürdürürken
sen bunu bilemeyebilirsin bazen..

Aslında bazen değil, çoğunlukla da böyle geçiyor
zaman..

Amaçsızca yaşıyormuşcasına geçer; bazen
de..

Hepsi ne için ki??

Tek kelime ile “mutluluk” için diyorum
ben..

Tek amaç..

Bir histir mutluluk; görmesende bildiklerin,
inandıklarındır
..

Bir eldir sallanan istasyondan ardın
sıra
..

Bazende beklediğin ama olmayandır.. aklının
kaldığı..

Kalışlarla da geçiyor işte..

Mutluluk da bunun içinde gizli bence.. Biraz
buruk ama.. Ulaşınca değeri kaybolacak gibi.. Dayanması garip, ulaşması garip ve
sen..

Sen de Garip..

Peki ben neden öyleyim??

“Yalnızsın”

Çünkü..

Zor ama güzel olan…

YALÇIN