Image

Kardeşim Hrant,

Seni kaybedişimizin üzerinden yıllar geçti, geçmesine rağmen vurulduğun kaldırımdan kaldırılamadın,

adın yüreğimde vicdan oldu, adı vicdan olan her yerdesin…

Kahırlıyım adaletin yerlere düştüğü bir ülkede yaşamaktan,

Kahırlıyım bir insan canından daha değerli şeylerin olduğunu düşünenlerin devlet yönetiminde bulunmalarından,

Kahırlıyım bu memlekette  bu katli gerekli görenlerin olması ve buna kurban gidenin Türkiyeli, Malatya’ lı bir insan, bir baba, bir koca ve sen olduğunun unutulmasından…

Ve insanı asıl kahreden,

hala, insanların ölmeden veya ölüm yıl dönümü gelmeden değerlerinin anlaşılamadığının görülmesi.

Ölmeden önce  söylerdin bunları,

Barış için çırpınıyordun, kelimelerinle, cümlelerinle,yazılarınla…

Şöyle diyordun bir yazında;

“… muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kim bilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.”

Bu ülkede insanların güvercinleri de sapanla avladıklarını unuttun Hrant.
Sen insandın, candın, kandın, yaratılandın ama yaratılanı sevemediler yaratandan ötürü.

Anlayamadılar sağdan  ya da  soldan, kuzeyden  yada  güneyden, hangi ideolojiden yada  etnik kökenden, hangi renkten olduğuna bakmadan insanlık paydasında  insanca yaşamanın  şerefini…

Sürgün çocuğu olmak zordur hele ki kendi vatanında sürgünlüğün…

Sevilmeyenmişiz biz… “azınlık”mış onun adı, “hain”mişim ben.

Hangi edepsiz koyarmış ismimizi.

Nerden bulurlarmış insan öldürme yetkilerini kendilerinde.

Susturmaya çalışırlar kendilerine özgü  adaletleriyle.

Vicdanımız yok mu bizim.

Bizim konuşmamız gerek.

Adalet için, karanlığa ışık düşürmek için.

Işığa ulaşmak bu kadar güç olmamalı eller vicdana konulunca.

Dudaklarımda bir dua,  mırıldanıyorum.

Dinimizin ayrı olması hiç fark etmez, mistik  bir  yolla  manevi bir destek benimkisi.

Sonra da diyorum ki yetmez bununla…

Kardeşimsin Hrant, Toprağımın insanısın.

Ermeniyim belki, belki de Kürdüm, belki alevi belki de sünniyim insanlığın  icat ettiği kavramlar umrumda  değil  insanım her şeyden önce.

Vicdanımın  sızlaması insan yanımın olmasından.

Anlamazlar  diye   susacak  değilim,

söylediklerimden ve koluna girdiğimin  kim olduğundan  da utanacak değilim .

İnsanız biz  ve insandın sen,

yetmez mi bu bize?

Reklamlar

ADSIZ

Yayınlandı: Ocak 23, 2013 / YAZILARIM

Uzun zamandır süregelen bir boş vermişlik, bir ölü toprak vardı üzerimde.

Bir tempo tutturmuşum hayatta; kapıldım gidiyordum.

Hissizleşmek için uzun zaman harcadım.

Beyin gücü her şeyi yaptırıyor işte insana.

Önce komutlar veriyorsun sonra en aptal ve en güçlü organımız beynimiz bunu uyguluyor.

Duygusallıktan da uzaklaşmışım, kendi adıma iyi bir gelişme.

Bir de özlemek duygusu sardı bu aralar, neyi özlediğimi bilmeden özlüyorum deli gibi.

Nasıl özlediğim de belli değil aslında, burnumun direkleri sızım sızım sızlıyor.

Uzun zamandır bir Balım vardı özlediğim işten eve koşarak giderdim ona kavuşmak için, dünyanın en tatlı yaratığı, çok duygusaldır benim kızım, kanser tedavisi gördü atlattık neyse ki bu beni mutlu eden şeydi.

Barınak ortamı kötü etkilemiş kızımı, uyurken hala kabus görüyor.

Mutlu olmak dedim de ne zor şey bunu hissetmek.

Çevreme bakıyorum herkes şikayetçi arkadaş. Yaşadığı hayattan, işinden, eşinden, siyasetten,patronundan, çocuğundan, annesinden babasından, zamanın bize verdiği tempoyla yaşıyoruz aslında biz.

Her gün kardeşin kardeşi çekip vurduğu, kadınların öldürüldüğü, çocukların cinsel istismara maruz kaldığı ve caydırıcı hiçbir yasanın bulunmadığı bir ülkede zaten mutlu olmak akıl işi değil.

Hissizleşiyorsun işte,

alışıyorsun,

uyuşturuluyorsun…

Ne kadar hissizleşirsen hayatta o kadar başarılı görünmen de ne boktan bir şeydir.

İnsan evinde ve işinde huzurluysa gerisi geliyor bence.

Birinden biri kötüyse diğerine sirayet ediyor

ama sonra diyorum iş ne lan? Hayat mı? İş mi hayat?

Bence eşini düzgün seçmelisin birde rakıyı güzel içiyorsa sen güzelsin, o güzel, kafalar güzel, dünya o zaman güzel oluyor işte…

Aklıma Behzat Ç. Den bir sahne geldi.

– Ben çok mutluyum!

– O ne la?

Ne de güzel sorulu yorum getirdi karakter…

Cem Karaca’nın ‘’ADSIZ’’ ını dinliyorum bu aralar beni huzurlu kılıyor, nedendir bilmem ama.

‘’Oturmuşum yatağa 

Ben beni düşünürüm 

Kapı baht kapısı 

Bahtımın kapısı kapalı 

Karanlığın rengini bilemem 

Aydınlık ne demek 

Mutlu olmak sevmekse Sevmek aydınlık demek 

Dışarda kar yağarsa 

Hissederim görmem 

Ayak sesin uzaktan Koklarım duymam 

Bir köşeye savrulmuş 

Buruş buruş ceketin 

Sensiz ellerim üşür 

İçerimde kar yağar’’

 Bu şarkı çok güzel biliyon mu? 

Görsel


Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman”ın eşyaları var…
Küçük küçük poşetlerle sızmıştı.
Aşk bir sızma halidir…
Yaman o kadar temiz bir adamdı ki ona kızamazdınız.
Bir o kadar da yiğitti.
Ben derdim ki; bu adam ne zaman yorulacak! Meğer acelesi varmış…
Herşeyi o kadar yoğun, hızlı ve coşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu. Ben köşeleri çok olan bir insandım.
Yaman beni eğitti…
Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden ”biz” olabilme halidir…İnsan egosu denetlenmesi en güç şeydir.
Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz…
Biz birbirimize karşı çok saygılıydık…
Eee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik…
Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi…
Aşk bazen de bir kıyamama halidir…
Şunu çok açık yüreklilikle söyleyebilirim, o benden daha iyi bir insandı…
O kadar bebek, o kadar adam, o kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar temiz yaşamayı öğrenmeye çalıştım.
Buradan bir öğretmen öğrenci ilişkisi anlaşılmasın…
O, o kadar ahlaklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız.
Böyle bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana…
Bu ateşle yanma hali o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın…
Yaman’la her günümüz sevgililer günüydü…Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır…
Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken boğaz’ı turlardık.
Bugün eksik olan ne?
Bu topraklarda eksik aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır…
Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıklardaki tutku kutsanır hep…
Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre sahibiz biz..
MERAL OKAY

22 ŞUBAT

Yayınlandı: Şubat 22, 2012 / TARİHTE BUGÜN

OLAYLAR
DOĞUMLAR
ÖLÜMLER

21 ŞUBAT

Yayınlandı: Şubat 21, 2012 / TARİHTE BUGÜN

OLAYLAR
DOĞUMLAR
ÖLÜMLER
BAYRAMLAR VE YIL DÖNÜMLERİ

20 ŞUBAT

Yayınlandı: Şubat 20, 2012 / TARİHTE BUGÜN

OLAYLAR
DOĞUMLAR
ÖLÜMLER

Bilge ve öğrencisi okyanus kıyısında geziyorlardı. Soğuk bir gündü ve rüzgar okyanusta kocaman dalgalar oluşturuyordu. Bir süre yürüdükten sonra bilge durdu ve öğrencisine sordu: “Bu büyük dalgalar sana neyi hatırlatıyor?” “Zihnimi hatırlatıyor” dedi öğrenci “ve durup dinlenmeden yol alan düşüncelerimi!” “Evet, fırtınalı okyanus zihnin, dalgalar da düşüncelerindir. Zihnin su gibi durudur, ne iyidir ne de kötü. Rüzgar ise dalgalara sebep olur; tıpkı arzu ve korkularının düşünceleri üretmesi gibi…” diye devam etti bilge. Öğrenci söz aldı: “Böyle bir okyanusun ortasında sallanan bir sandal içinde olmak istemezdim doğrusu.” Bilge: ”Oysa sen daima oradasın. Diğer tüm insanlar da… Ancak birçok kişi bunu fark etmez. İnsanların zihni dalgalı deniz gibidir. Düşünceler durmaksızın sallanarak sarsarlar bizi, tıpkı dalgalar gibi… Okyanusu dinginliğe kavuşturmanın yolu ise hareket etmesini önlemek değildir. Rüzgarı görmezden gelemezsin. Yapman gereken, rüzgarı durdurmaktır. Rüzgar da arzu ve korkularındır. Onların hayatını yönetmesine izin verme. Dikkatini kontrol etmeyi öğrenirsen, arzu ve korkularını da kontrol edersin, yani okyanusu darmaduman eden dalgaları durdurursun. Böylece zihninin okyanusu sakinlik ve dinginliğe kavuşur. Zihninin efendisi olduğundaysa, her şeyin efendisi olabilirsin!”

Zihin, mental fonksiyonlarımızın tümünü içine alan bir kavramdır. Bir şeye yönelmişlik olan düşünme ise bir zihin aktivitesidir. Dr.Joseph Murphy’e göre korku ve endişeler, kendi yarattığımız düşmanlarımızdır. Karşılaştığımız deneyimlere karar veren, hayat karşısındaki yaklaşımlarımızdır.

Herhangi bir konuda hissettiğimiz başarısızlık, mutsuzluk, korku ve sınırlamaların kendi duygu ve düşüncelerimizden kaynaklandığını anladığımız zaman, bizi özgür yapan gerçeğe ulaşmış oluruz.

İşte bu gerçeğe ulaşabilmek yani yazının başındaki bilgenin dediği gibi zihnimizin efendisi olabilmek için, hem bedenimizi hem de ruhumuzu olumlu olmayan etkilerden korumalı, bununla birlikte onları beslemeyi bilerek yaşantımızda denge sağlamalıyız. Bedeni, zihni ve ruhumuzu dengede tutabilmek amacıyla, hem acil durumlarda hem de huzurun süreğenliğini sağlamak için bazı teknikleri kullanabiliriz:

Olumlama Tekniği

Bu teknik, bilinçaltımızı tüm olumsuz yapıştırmalardan kurtarma, temizleme işlevini görür ve günlük yaşamın içinde, her gün olumlu yaklaşım içeren cümlelerin tekrar çalışmalarıyla etkinlik kazanır. Olumsuz bir durumda daima sonucun olumlu olacağını düşünmek, bilinçaltımızdaki başarısızlık deneyimlerinin kendini hatırlatmasını engeller. Bilinçaltımız, bir bilgisayarın hard diski gibi tüm kayıtların tutulduğu bir depodur. Davranış ve duyguların ana kaynağıdır.

zihinYaşadığımız olaylar ve durumlar neticesinde tutulan kayıtlar zamanla bilincimizi etkileyerek, düşüncelerimizde ve dolayısıyla davranışlarımızda çeşitli değişiklikler olmasına neden olur. Bilinçaltı, bilinç gibi analiz yapamaz, kendimize söylediğimiz telkinleri veya emirleri olduğu gibi kabul eder, olumlu mu olumsuz mu diye bakmaz yani bizimle tartışmaya girmez! Cümlemiz olumsuzsa tersine çevirip olumlu hale getirmez, her cümlemizi doğru kabul eder. Bu söylemleri koşul, deneyim, olay olarak karşımıza getirerek yaşama geçirir. Endişe dolu cümleler kurarak, korkuya odaklanarak, engellere takılarak içimizde gizli olan bilgeliği ve zekamızı reddediyor olabiliriz. Bilinçaltına ektiğimiz her şey gerçek olur. Dr. Jung’ın söylediği gibi “bizler bilinçaltımızın ifade şekilleriyiz.” Yaşadığımız tüm korkular, kaygılar, endişeler bilinçaltımızın bizler için meydana getirdiği davranış modlarıdır.

Net Olmak

Bir şeyi ya sevin ya da sevmeyin, ya isteyin ya da istemeyin, ya kabul edin ya da etmeyin. Karmaşık, kararsız duygular içinde bulunmak, zihin yapımızı olumsuz etkiler ve yıpranmamıza sebep olur. Buyüzden, iş ve özel ilişkilerimizde sorun yaşamamak için ‘net olmayı’ seçmeli, seçtiğimizi kabul etmeliyiz.

Uyku Hali Tekniği

Uykuda veya uyku haline yakın olduğumuz anlarda dinlenen (duyulan) seslerin zihinde daha kalıcı oldukları bilinen bir gerçektir. Bundan yola çıkarak, uykuya yaklaştığımız anlarda veya uyku hali yaratarak, oldukça yavaş ve sakin bir ses tonuyla olmasını istediğimiz şeyi 10 dakika boyunca tekrarlayarak söyleyebiliriz. Bu teknik, bilinçaltında değişimi engelleyen inançları ve birikmiş duyguları ortadan kaldırmaya yarar. Bunlar değişimin önündeki engellerdir.

Bauloin Tekniği

Endişe ve kaygıların içinde boğulmak yerine, olmasını istediğimiz şeye odaklanıp zihnimizin bu dileği benimsemesini sağlamak amacıyla net birkaç cümlenin yoğun tekrarıdır. Kilo verip fit olamayacağımızı düşünmek yerine, “sigara içmekten vazgeçmede başarılı oldum, şimdi ideal kiloma ulaşmak için bedenime daha iyi bakıp, daha sağlıklı beslenerek fit olmayı başarıcam.” Bu tarz cümleler ‘inanarak’ sürekli tekrar edildiğinde kişideki başarısızlık kaygısını törpüler, özgüveni arttırır. Bilinçaltımız biz ne dersek, neyi düşünmeyi seçersek bize onu yaşatmak için emrimizdedir. Ayrıca unutmayalım ki ilgi neredeyse enerji oradadır.

Hayal Ederek Zihinde Görselleştirme Tekniği

Korktuğumuza değilde gerçekleşmesini istediğimiz olaya yoğunlaşıp, olayı tüm ayrıntılarıyla tasarlayıp o an gerçekmiş gibi adım adım yaşama durumudur. Zihnimizde olumsuz değilde olumlu senaryolar yazarak yazdığımız senaryoyu sahneliyoruz.

Güne Nefes Alarak! Başlamak

Sabah uyandığımızda pencerenin önüne gidip, doğaya bakarak nefes alıp verip, nefesimizi izleyerek birkaç kez tekrarlayacağımız bu egzersizleri yaparak o günümüzün aydın olmasına izin verebiliriz… Not: Kan dolaşımımızı düzenleyen oksijeni yani nefesi doğru bir biçimde almak hem bedenimiz hem de zihinsel ve ruhsal dinginliğimiz açısından oldukça önemlidir. Pratik ve oldukça faydalı bir nefes alma egzersizi: Sağ elinizin avuç içini göğsünüzün, sol avuç içinizi midenizin üzerine yerleştirin. Nefes aldığınızda midenizin üzerindeki elinizin hareket ettiğini hissedin. Nefesinizi üflemeyin, kendi halinde 3-4 saniyede vücudunuzdan çıkmasına müsaade edin.

Olumsuz düşünceyi olumluyla değiştirince olumsuz hissinde kaybolacağına emin olmanızı, tüm bu yöntemlerin yardımıyla zihniniz ve kalbinizin huzurla buluşmasını, zihinsel düğümlere uzak yüreksel çözümlere yakın olmanızı diliyorum.

Sevgiyle, sağlıcakla kalın.

Yazan : Hülya Konar

18 ŞUBAT

Yayınlandı: Şubat 18, 2012 / TARİHTE BUGÜN

OLAYLAR
DOĞUMLAR
ÖLÜMLER

15 ŞUBAT

Yayınlandı: Şubat 15, 2012 / TARİHTE BUGÜN

OLAYLAR
İspanyaABD savaşı sırasında Amerikan kuvvetleriKüba‘nın Daiquirí plajı’na çıkarken 1898.
ÖZEL GÜNLER
  • Dünya Kardeşler Günü
DOĞUMLAR
ÖLÜMLER

MEÇHUL SEVGİLİYE

Yayınlandı: Şubat 13, 2012 / KONUK YAZARLAR

 

Kaç zamandır yalnızdı aslında şuursuz ve sorumsuz kalabalıklar dünyasında yaşasa da. Kaç zamandır sessiz ve sakindi aslında tarifi imkansız fırtınalar ruhunda kopsa da. Ve kaç zamandır yoktu aslında kendisi hala var olduğunu sansa da. Sevmek istiyordu, paylaşmak, zenginleşmek ve çoğalmak… Sevmek istiyordu, zincirlerini kırıp hayata sımsıkı bağlanmak… Sevmek istiyordu, bedenini bir sevgilinin şefkat ve merhamet dolu kollarına bırakıp küçük bir çocuk gibi okşanmak... Günahlarından arınıp ebedi saadete ulaşmak… Ve istiyordu ki sevildiğini bilmek, kendini değerli hissedebilmek, egolarını bitirmek, benliğini yok etmek, parçayı tamamlayıp bütüne kavuşabilmek…

Kaç zamandır yüreğinin derinliklerinde biriken paslanmış duygularını bir yanardağın lavı misali boşaltmayı ve rahatlamayı diliyordu. Bu, o kadar da kolay olmayacaktı, bunu çok iyi biliyordu. Bunun için elini tutup sıcaklığını bütün bedeninde hissedebileceği, gözlerinin içine baktığında bir mum gibi eriyebileceği, dağınık saçları okşandığında bir annenin sevgisini tadabileceği, aşk susuzluğundan çatlamış dudaklarını ıslak dudaklarına değdirdiğinde alev alev yanabileceği, hakiki aşkı bütün iliklerine kadar yaşayabileceği velhasıl kelam ölümünde bile hayat bulabileceği hem sevgili hem dost hem arkadaş hem de bir sırdaş arıyordu. Gerçekten arıyor muydu bunu kendisi de bilmiyordu. Yoksa bütün çırpınışlarına rağmen aşk kendisine mi uğramıyordu? Kafası karışık, zihni bulanık, kalbi kırık, kelimenin tam anlamıyla darmadağınık bir haldeydi ve ne yazık ki problemi çözemiyordu. Zaten matematikten hiç çakmıyordu ve ismini duyduğunda tüyleri diken diken oluyordu. Çok bilinmeyenli bir denklem gibiydi, başkaları tarafından bile çözülemiyordu. Acaba sevdiği ve gönül verdiği insanlar da mı matematikten hiç hoşlanmıyor hatta nefret ediyordu?

Nerede bir çift sevgili görse hüzne dalıyor, içi burkuluyor ve kalbi acıyordu. Binbir çeşit soru kafasının içinden bir film şeridi gibi süratle geçiyordu. Niçin ben de onlar gibi olamıyorum, kalbimi bir başkasına verip gönlümü kaptıramıyorum, doğanın kanunlarına aykırı hareket ediyorum ve hayatın anlamını kavrayamayıp tadını çıkaramıyorum diye kendi kendine hayıflanıyordu. Yalnızlığından her zaman dem vururdu ve noksanlığı hep kendi kişiliğinde bulurdu. İnsan olmasının gerektirdiği en doğal duygularına aşılmaz engeller koymasının sebebi belki de anlamsız, saçma sapan, utangaç bir gururdu. Hem saf ve mağrur bir Anadolu çocuğuydu hem de insanlar tarafından yanlış anlaşılmaktan korkuyordu. Yaşamın acı fakat insanoğluna tecrübeler kazandıran, insanı olgunlaştıran, bir bakıma insanı insan yapan hakikatlerinden mi çekiniyordu? Aynanın karşısına geçip kendisiyle yüzleşmeye cesaret ettiği dönemlerde zihninden kimbilir hangi fikirler geçiyordu? Bu duygu ve düşüncelerini sevdikleriyle ya da sevdiğini zannettiği kişilerle niçin paylaşmıyordu? Bir yandan beynini kemiren, ruhunu daraltan, moralini bozup canını sıkan bu sorularla uğraşırken diğer taraftan da sanki bilekleri kesilmiş bir insan misalinde olduğu gibi oluk oluk kan kaybediyordu. Bakışları gittikçe donuklaşıyor ve anlamsızlaşıyordu. Bütün bu hengame içinden kurtulup huzur bulabileceği bir çıkış yolu arıyordu. Hiç tahmin edemiyordu vuslata ne zaman ereceğini… Küllenen ateşin ne zaman söneceğini…

Ah bir gelebilseydi bu sevgili! Mis kokulu ipek saçlarını savurarak neşe içinde ve özgürce, yüreğinde hiç bitmeyen umutlarla, gül cemalinde bir tebessüm sıcaklığıyla, gözlerinde ışıl ışıl bir parıltıyla, kalbindeki en saf, en temiz, en içten duygularıyla, bir ilkbahar yağmurunun gönül ferahlığında, bir sonbahar rüzgarının en köklü ağaçların sararan yapraklarını döken uğultularında, bir kış mevsiminin en dondurucu kar fırtınalarında, bir Akdeniz akşamının tatlı sarhoşluklarında… Gönlünde ebedi bir aşkla gelebilseydi ve kendisini sonsuzluğu kucaklayan kollarına atabilseydi beyaz atlı prensinin…

Ah bir inanabilseydi bu güzel rüyanın gerçekleşebileceğine! Dokunabilseydi sevgilinin o sımsıcak tenine. Ruhunu ruhunda hissedebilseydi bütün benliğince. Gözlerini gözlerinden kaçırmasaydı bir saniye bile. Tutabilseydi ellerini hiç bırakmamacasına, okşayabilseydi saçlarını hiç yorulmamışçasına, öpebilseydi baldan tatlı dudaklarını doyasıya aşksız geçen yılların intikamını alırcasına. Neredeydin ey sevgili, niçin bunca senedir beklettin bekletip harap ettin beni diyebilseydi. Sitem edebilseydi içten içe ya da gözbebeklerinin içine bakıp haykırırcasına.

Evet, ben tekim ve belki de anlamsız bir hiçim. Gel ki seninle birlikte bütünleşelim. Zaten yazar, ”Aşk, iki olup yine de bir olabilmektir.” demiyor muydu? Gel ki bir elmanın iki eşit yarısı olalım. Gel ki aynı yastığa ebediyete kadar beraber başkoyalım. Ben bir hiçim sen olmadan. Bekletme gel artık gel de aydınlat beni bu koyu karanlıklar dünyasında yolumu kaybedip mahvolmadan. Sorgulayamıyorum hayatın anlamını sen yokken yanımda. Sensiz hiçbir zaman nefes alamayacağımı düşünüyorum tek başıma olup da hüznün kahpe işgallerine maruz kaldığım müdafaasız, çaresiz ve güçsüz akşamlarında. Tat vermiyor artık seni beklediğim, seni özlediğim, seni düşündüğüm, sesini duyabilmek için küçücük bir umudu yüreğimde beslediğim gecelerde içtiğim tek tük sigaralar. Neden bana hep yabancı, neden bana hep düşman, beni niçin anlamıyor sevmek istediğim insanlar?İnsanlıklarını mı yitirdi acaba yollarda gördüğüm kalabalıklar?

Yürüyorum bir başıma bana hep seni hatırlatan, yalnızlığımı her seferinde yüzüme bir tokat gibi vuran, iğrenç kahkahalarıyla kulaklarımı sağır edercesine çınlatan ve beynimi zonklatan, ruhumda kasırgalar yaratan, kalbimde onarılamaz kırıklıklar meydana getiren ve iyileştirilemez yaralar açan bu acımasız şehrin köhne caddelerinden. Anlatamayacağım kadar çok korkuyorum ama yine de ağır ve kısa adımlarla geçiyorum ıssız, ruhsuz, sevgisiz, insansız ve masumiyetini kaybeden aşksız sokaklarından. Dünyanın sonuna kadar hep yaşayan bir ölü olacağımı tahayyül ediyorum eğer sen bana yar olmazsan. Bu hayal bile ürpertiyor beni. Tahammül dahi edemiyorum. Gizlice ağlıyorum. Gecenin kör karanlıklarında sessiz çığlıklar atıyorum, haykırıyorum fakat ne yazık ki sesimi duyuramıyorum. Ve çok korkuyorum. Sensizlikten korkuyorum, yalnızlıktan korkuyorum, seni sende yaşayamamaktan korkuyorum, aşkımı kalbime gömüp de hiç çıkaramamaktam korkuyorum, aklımın başından gitmesinden ve başımı alıp meçhule gitmekten korkuyorum, kurtlar sofrasında yem olmaktan korkuyorum, kurtlar imparatorluğunda bir köle olmaktan korkuyorum…

Ne olursa olsun zihnimden silip atamıyorum seni. Söküp çıkaramıyorum kalbimden sana olan mukaddes sevgimi. Tutsağın olmuşum ben senin. Ellerime kelepçeler vurulmuş, ayaklarıma prangalar takılmış, vücudum zincirlerle bağlanmış. Efendimsin sen benim. Ağzından çıkacak cümleyi pürdikkat dinleyip emrini yerine getirecek itaatkar askerlerin. Ya azat edeceksin beni ve sonsuza kadar yaşayacağım yani sana kavuşacağım. Ya da köle statüsünde kalmamı söyleyeceksin ve ben hep kölen olup zindanlarda çürüyeceğim yani senin olamadan ebediyete intikal edeceğim. Evet birtanem tercih senin. Ya yaşatacaksın beni ve Allah’ın yarattığı bütün nimetlerden faydalanacağım. Ya öldüreceksin beni henüz hayatımın baharındayken mezarımı kendi ellerimle kazıp cehennemi tadacağım. Kimbilir belki de cennete varacağım. Kraliçemsin sen benim. Senin için dünyanın bütün ülkelerini, bütün kıtalarını bile fethedebilirim. Hayatımsın sen benim. Tercihin hangisi olursa olsun ben yine de hep seni seveceğim!…

NOT: Bu denemem, üniversite yıllarımızda birbirinden değerli arkadaşlarımızla birlikte çıkardığımız ”Kırk Bir Kere Edebiyat” dergimizin 7. sayısında (Ekim-Kasım-Aralık 2008) yayınlanmıştır. Bugün Sevgililer Günü olduğundan ve belki de birçok insanın duygularına tercüman olacağını düşündüğümden paylaşılmıştır… Keyifli okumalar dilerim…

 

SALİH ŞENÖZ